Cerrahilik

Yazan Write on Çarşamba, 18 Aralık 2019 Yayınlandığı Kategori Kitap Okunma 354 kez
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Mehmet Cemal Öztürk, uzun yıllardır bir İstanbul tarikatı olan Cerrahilik üzerine çalışıyor. Ketebe Yayınları’ndan çıkan “Cerrahilik, Pir Nureddin-i Cerrahi ve Cerrahi Tarikatı” adlı eseriyle meseleye geniş oylumlu bir katkı sağlayan Öztürk’le tarikatları, tarikat kültürünü ve Anadolu’dan Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada varlığını hala sürdüren Cerrahilik’i konuştuk. Bu odur.

SÖYLEŞİ: YUSUF GENÇ

İstanbul’da 40 kadar tarikatın merkez tekkesi olan “âsitâneler” bulunmaktadır. Ancak bu tarîkat pîrlerinden “nefs-i İstanbul” denen Suriçi’nde doğup, yaşayıp, irtihâl eden tek pîr Nûreddîn-i Cerrâhî hazretleridir. Seyyid Ahmed Raûfî ile Mehmed Nasûhî hazretleri de Üsküdarlıdırlar. Bu üç pîr dışındaki pîrler, İstanbul dışında doğmuşlar, bilâhare İstanbul’u teşrif etmişlerdir.

Genel olarak tarikatları ya da tasavvuf kültürünü de konuşabiliriz, ancak biz hususen Cerrâhîlik’i konuşalım istiyoruz. Çünkü İstanbul’da doğan yegâne tarikat Cerrâhîlik. Hikâye nasıl ve ne zaman başlıyor, diye soracağım, ancak belki öncelikle mahsus bir iki meseleyi açmak gerekir. “Umuma değil, hususa hitap eder.” diyorsunuz. Nedir tarikat?

Tarikatın kelime manası “yol” demektir, malumunuz. Terim manası ise “Allâh’a giden yol” demek. Birçok mutasavvıf kendi meşrebince tarif etmiştir. En kapsayıcı tariflerden birisi de şudur: Allah’ın ve Resûlullah’ın (sav) ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Tarîkat olarak adlandırılmadan önce zühd ve tasavvuf dönemi olan tarikat, “islâm-imân-ihsân” târifinin yer aldığı hadîs-i şerifteki, ihsân hâlinin idrâk edilerek Efendimiz s.a.v ’in haline benzemeye çalışmaktır. (ihsân, her ne kadar Allâh Teâlâ’yı görmesek de O’nun bizi gördüğünün idrakında olarak ibadet etmektir).

Zühd ve tasavvuf döneminde esas aldıkları usule göre Kufe, Basra ve Horasan ekolleri, Nişabur, Bağdat, Şam ve Mısır mektepleri oluşmuştur. Halvetilik, Horasan kökenli tarikatlerdendir. Cemâlilik kolu ile İstanbul’a gelmiştir. Muhammed Cemâleddîn-i Halvetî hazretlerinin Koca Mustafa Paşa külliyesinin ilk şeyhliğini yapması ile burasının İstanbul’un en kıdemli tekkesi olmasına sebep olmuştur. İstanbul’da 40 kadar tarikatın merkez tekkesi olan âsitâneler bulunmaktadır. Ancak bu tarikat pîrlerinden “nefs-i İstanbul” denen Suriçi’nde doğup, yaşayıp, irtihâl eden tek pîr Nûreddîn-i Cerrâhî hazretleridir. Seyyid Ahmed Raûfî ile Mehmed Nasûhî hazretleri de Üsküdarlıdırlar. Bu üç pîr dışındaki pîrler, İstanbul dışında doğmuşlar, bilâhare İstanbul’u teşrif etmişlerdir. Cerrâhîlik, Halvetîliğin Ramazânî kolundandır. Ramazân-i Mahfî Afyon Sandıklılı olup, İstanbul’u teşrif etmişler ve Koca Mustafa Paşa’daki âsitânelerinde irtihal etmişlerdir. Ancak kendisinden devam eden silsile, İstanbul’dan Edirne’ye, oradan Lofça’ya gitmiş, Lofçalı Ali Efendi’nin halifesi Köstendil Müftüsü Ali Alâaddîn Efendi İstanbul’a tayin edilerek Selamsız’daki Selâmi Ali Efendi tekkesi şeyhliğine getirilmiştir. Süleymaniye Medresesini bitirerek, Kahire Mevleviyeti’ne tayin olur. Nûreddîn Cerrâhî hazretleri Selamsız’daki dayısını ziyarete gittiğinde, dayısı O’nu Köstendilli Ali Efendi’nin tekkesine götürür. İlk defa karşılaştıklarında, Köstendilli Ali Alâaddîn Efendi; “Oğlum Nûreddin, safâ âmedi (hoşgeldin).” demesi üzerine Nûreddin Cerrâhî hazretleri, Kahire Mevleviyeti’nden ayrılarak, Ali Efendi’ye intisab etmiş ve yedi sene sonra irşada mezun olmuştur.

Meşrep olarak birbirinden epey farklı tarikatlar da var. Mesela zikirde “hafi” ve “cehri” diye iki ayrı yöntem var. Biri sesli, diğeri sessiz zikir… Bu farklılıklar nasıl izah ediliyor, neden var?

En büyük zikir olan beş vakit namazın üç vakti cehri, iki vakti hafidir. Tekbirler, Cuma ve bayram namazları da cehridir. Ayrıca namazda bile insan kendi okuduğunu işitecek sesle sure ve duaları okumalıdır. İman edecek birisi, dil ile ikrar eder Müslüman olur, kalben inanır mü’min olur. Zikrin sesli ve sessiz olması kişinin bulunduğu hâle göre değişir. Bazıları için sesli bazıları için sessiz zikir efdaldir.

Tasavvufta zikir, Allah’ı anmak, hatırdan çıkarmamak ve hiç unutmamak şeklinde ifade edilir. Zikir, esmâ-i ilâhinin çeşitli miktarda, âdâb ve erkânına riâyet ederek, ferdî ya da toplu olarak söylenmesidir. Zikrin hakikati, zikreden kişinin kendisinden geçip, Allah’ın dışında her şeyi (mâsivâyı) unutmasıdır.

Zikir, genel olarak dilin ve kalbin zikri olmak üzere ikiye ayrılır. Kişinin sürekli olarak diliyle Allah’ı anması, dilin zikridir. Kalbin zikri ise, sevilenin hakikatinin kalpte tasavvuru ve bu düşüncede yoğunlaşmasıdır. Hafî zikir, zikredenin sadece kendisinin işitebileceği kısık sesle yaptığı zikirdir. Cehrî zikir, yüksek sesle, etrafındakilerin işitebileceği şekilde yapılan zikirdir.

Tasavvufun kurumlaşmasından sonra, Melâmîler ve Nakşbendîler hafî (Nakşîlerin cehrî bir kolu da vardır) zikri, Rifâî, Kâdirî ve Halvetî gibi tarikatlar ise cehrî zikri esas almışlardır. Zikir hem oturarak (kuûden) hem de ayakta (kıyâmen) icra edilebilir. Rifâiler kıyâmîdir. Ayakta halka halinde dönerek yapılırsa, buna “devrân” adı verilir. Halvetîler devrânîdir. Mevlevîler “semâ”, Bektâşîlerse “semah” yaparlar.

Her halükârda zikir gafletle değil, huzurla yapılmalıdır. Sadece dil ile yapılan zikrin faydası olsa da azdır. Başlangıçta zikirden beklenen tat alınmayabilir, ancak zamanla ünsiyet ve muhabbet meydana gelir. Sonuçta kişi yaptığı zikirden zevk almaya başlar. İbn-i Arabî de zikri, ilâhî bir sıfat olarak nitelendirir. Ona göre Allah, “Beni anın ki Ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152) âyetiyle kendi zikrini, kulun zikriyle irtibatlandırmış, kendisini zikredeni, zikredeceğini bildirmiştir. Çünkü zikir, zikri doğurmaktadır. Gerçek bir zikir ise, insanın nefsine ve kalbine gaflet gelmeden, derin tefekkürle yapılan ve her hâl üzere faydalı bir zikirdir. Bu zikirle zâkirin kalbi nurlanır ve ona uyanıklık verir. Zâkir biraz derinleştiği zaman, bu zikri yapa yapa kendini düzeltir ve “zikr-i hafi”ye ulaşır. Kalbin kendi kendine zikretmesi olan “zikr-i hafi”ye, “zikr-i sırrî” (çok gizli zikir) de denir. Zikirden asıl maksat, bunun elde edilmesidir.

“Şeyh” ile bağlısı olan “mürit” arasındaki ilişki de modern dünyada uzaktan bakıldığında -tabi ki yapılan propagandaların da etkisi var- tuhaf bir görünüm arz ediyor. Tarikatlarda şeyh efendi, tartışmasız bir otorite kabul ediliyor. Ya da öyle biliniyor. Bunun kaynağı nedir, nasıl oluyor?

Hz. Âdem as, Allâh Teâlâ’dan “esmâe küllehâ” âyeti ile bütün isimleri tâlim etmiştir. Ashâb-ı suffa, hemen bütün vakitlerini Peygamber Efendimiz s.a.v’in yanında geçiriyorlardı. Mürşit, manevi bir silsile ile Peygamber Efendimiz sav’e bağlı, O’nun ahlakı ile ahlaklanmış, ilim sahibi olan birisidir. Farz ve sünnet ibadetlerini yerine getiren birisi nafilelerle meşgul olmak, ahlakını daha da güzelleştirmek, mahlûkata şefkatle muamele etmek ve bunları kendinde gerçekleştirmek ve geliştirmek istiyorsa bir mürşid o kişiye “seyr ü sülük” denen manevi terbiye yoluyla yol gösterebilir. Bunun başı da “eyvallâh” demektir. Mürşid, tezkiye-i nefs ve tasfiye-yi kalbi, kendi bildiği ve tecrübe ettiği usullerle yaptıracaktır. Yusuf sûresinin 76. âyet-i kerîmesinde “ve fevka külle zî ilmin alîm” meali “Her bilenin üstünde bir bilen vardır”. Hz. Mûsâ as ulü’l-azm ve kitap verilen peygamberlerden olmasına rağmen, kendisinden daha âlim bir zata tabi olmuştur. O zat ta kendisine soru sormaması şartı ile tabi olmasına izin vermiştir.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından oldukça “tehlikeli alan” sayıldığı için de kimsenin dönüp bakamadığı, söz edip konuşamadığı bir gerçeklik zemini tarikatlar ve tarikat kültürü. Aynı zamanda ihmal de edilmiş. Türkiye’yi ve Türkiye’nin toplumsal yapısını anlamak için bakılması ve anlaşılması zorunlu olan bir alan. Ne dersiniz?

Tekke-zaviye ve türbeler 1341/1925’te seddedildi. (bu hususta, İsmail Kara hocamızın Şeyh Efendi’nin Rüyâsındaki Türkiye isimli kitabını tavsiye ederim). Tekkelerin kapatılması ile ilgili de Abdülhakîm Arvasi hazretlerinin “Onlar kendilerini çoktan kapatmışlardı.” sözü meşhurdur. Tarih boyunca zaman zaman bazı problemler olmuşsa da bir şekilde bunların çözümü sağlanmıştır.

Ancak bilâhare bazı türbeler açıldı. İnsanımız hâlâ sünnette, düğünde vs. bu türbeleri ziyaret etmekteler. Maddi ihtiyaçlar beden, manevi ihtiyaçlar ruhumuzla ilgilidir. Maddi refahın eksiksiz olması ruhu mutmain etmemektedir. Maddî hiç ihtiyacı olmayan memleketlerde intihar vakaları görülmektedir. Tekke ve zaviyelerde insanların ruhuna hitap edilmiştir. Bir nevi güzel sanatlar akademisi işlevi gören tekke ve zaviyelerde bir şair, bestekâr, hattat gibi sanatkârlar yetişmiştir.

O zaman Cerrâhîlik’i konuşmaya başlayabiliriz sanırım. Hikâye nasıl ve ne zaman başlıyor?

Tarikatlar, zühd ve tasavvuf döneminden sonra 10. asırda ortaya çıkmıştır. İlk tarikatler Kâdîrîlik, Rifâilik, Bedevîlik ve Düssûkilik’tir. Yesevîlik, Mevlevîlik, Bektâşîlik te Türk coğrafyasında neşet etmiştir. Bu coğrafyada bilâhare 12. asırda Nakşibendîlik ve Halvetîliği görmekteyiz. Sayabildiğimiz tarikatlar içinde en çok şubeye ayrılan tarikat Halvetîliktir. 4 ana kol ve 40 kadar şubeye ayrılmıştır. Hatta bu sebeple şubeler bilâhare müstakil tarikat addedilmiştir. Çok halvet çıkardığı için Siraceddîn Ömer hazretleri Halvetî nisbesi ile anılır olmuştur. Ömerü’l-Halvetî’den sonra gelen ve Bakü’de medfûn olan Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî hazretleri, Halvetîliğin pîr-i sânisi (ikinci pîridir). Bu zattan Halvetîlik 4 ana kola ayrılır; Cemâlîlik (Pîri Cemâl-i Halvetî), Rûşenîlik (Pîri Dede Ömer Rûşenî), Ahmedîlik (Pîri Ahmed Şemseddîn Marmaravî) ve Şemsîlik (Piri Şemseddîn-i Sivâsî)’dir.

Ahmedîlik de 4 alt kola ayrılır: Mısrîlik (Pîri Niyâzî Mısrî), Sinânîlik (İbrâhim Ümmi Sinân), Uşşâkilik (Pîri Hasan Hüsâmeddîn Uşşâkî) ve Ramazânîlik (Pîri Ramazâneddîn-i Mahfî).

Cerrâhîlik, Ramazâniliğin, yedi şubesinden biridir. Diğerleri, Cihangîrilik (Pîri Hasan Burhâneddîn-i Cihângîrî), Raûfîlik (Pîri Seyyid Ahmed Raûfî), Buhûrîlik (Pîri Mehmed Buhûrî), Hayâtîlik (Pîri Mehmed Hayâtî), Sinobilik (Pîri Mustafa Sinobî) ve Akbâşîlik (Pîri Şeyh Garîb).

Biraz uzun oldu ama daha kısa anlatmam mümkün değil. Halvetîliğin bazı kollarının Rumeli’de, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da günümüzde de faal durumda olduğu kaydedilmektedir.

Hz. Pîr Nûreddîn Cerrâhî, süregelecek bir okul fikriyle mi hareket etti yoksa ekol ve okulu sonradan mı oluştu?

Hz. Pîr Nûreddîn-i Cerrâhî, mürşidi Ali Alâaddîn-i Köstendîlî tarafından icâzet verilip irşada mezun edilerek Karagümrük Canfedâ Hatun Camii’ne iki arkadaşıyla gönderilmiştir. Bilâhare cami bitişiğindeki konağın yerine padişah III. Ahmed tarafından 1703’te bir “hânkāh” yaptırılmıştır. 18 sene irşadda bulunan Hz. Pîr Nûreddîn-i Cerrâhî, “yeşil tepeli Ramazânî tâcı” yerine “sarı tepeli Nûreddîn tacı” denilen tacı ictihad etmiştir. Halvetiliğin bütün şubelerinde okunan Vird-i Yahya’ya ilaveten sabah ve akşam okunmak üzere iki vird tertip etmiştir. Halvetîlerde seyr ü sülûk etvâr-ı seb’a denilen esmâ-i hüsnâdan yedi isimle uygulama esası, daha sonra on iki esmaya çıkarılmıştır. Hz. Pîr Nûreddîn Cerrâhi ise Cerrâhîliğe mahsus olarak esma sayısını yirmi sekiz olarak ictihad etmiştir. Hânkāhı açıldıktan sonra 14 tarikattan maddî ve manevî hediyeler gönderilmiştir. 14 tarikat, Nureddin Cerrahi’nin kendi adıyla anılan şubesine manevi hediyeler sunmuşlardır. Bu hediyelere örnek olarak: Mevlevilik’ten “Sultan Veled Devri”, Zeyniye’den “Vefa Devri”, Naşibendiye’den zikr-i hafî, Bedevilik’ten “Bedevi Topu”, ayrıca: Bektaşilik’ten “Elif Lam Bendi (kemer), Teber ve Hz. Hüdâyi hânkāhından mavi renkli makam postu. Hâteme’l-müctehidîn olarak bilinen Hz. Pîr Nûreddîn-i Cerrâhî, Hâteme’n-Nebiyyîn olan Efendimiz s.a.v ile bazı benzerlikleri de bulunmaktadır. 12 Rebiü’l-evvel’de doğması, annelerinin, babalarının ve eşlerinin isimlerinin aynı olması gibi. Bu durumda Cerrâhîliğin sonradan değil bizzat Hz. Pîr Nûreddîn-i Cerrâhî (k.s.) tarafından her usulü ile ictihad edildiği anlaşılmaktadır.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunundan sonra, tasavvuf ehli nasıl bir yol izledi? Yapılan uygulamalar neler getirdi, neler götürdü? Elbette sosyolojik bir gerçekliği kanunla değiştiremezsiniz, diye kısa bir cevabı var bunun ama… Siz bunu nasıl anlıyorsunuz?

Önce medreseler ardından tekke ve zaviyeler kapatıldı. Meşrutiyette yapılan bazı tertip ve düzenlemeler Harb-i Umumi denen, I. Dünya Savaşı her çabayı akim bırakmış, Cumhuriyet yeni bir anlayışı yürürlüğe sokmuştu. Herkesi etkileyen bu anlayış neticesinde tekke ve zaviyeler de nasibini almıştı. Yaklaşık yüz sene evvel Bektaşi tekkelerinin kapatılması üzerine yapılanlar benzer bir şekilde bütün tekke ve zaviyelere uygulandı. Bildiğim kadarıyla sadece Edirne’deki vakıfların satış tarihi, satıldığı kişi ve satış bedeli ile ilgili bir yayın vardır. Âsitâne denilen tarikatların merkez tekkelerinden sadece Konya Mevlânâ Âsitânesi 1925’te tekkeler seddedildiğinde, müze hâline getirilerek eşyaları korunmuştur. Nevşehir’deki Hacı Bektâş-ı Velî Hânkāhı 1964’te müze olabilmiştir. Karagümrük’teki Hz. Pîr Nûreddin-i Cerrâhî Âsitânesi postnişini İbrahim Fahreddîn Efendi de İstanbul Karagümrük’teki Cerrâhî tekkesini kanunların elverdiği ölçüde devredildiği müdürlüklerle irtibatta olarak korumağa, tamirine azami gayret göstermiştir. Tekkelerden toplanabilen yazma ve matbu eserler Süleymaniye Kütüphanesi, Milli Kütüphane ile çeşitli bölge yazma kütüphanelerine konmuştur. Tekke ve türbe eşyaları da İstanbul’da birkaç depoda toplanmıştır. Tekkelerin seddine farklı bir bakış getiren Ahmed Celâleddin Dede’nin (1853-1946) irticâlen söylediği bu dörtlüğü Halil Can Bey’in naklettiği bilgisi vardır:

Âsumândır kubbesi hep ahterân âvîzesi

En ziyâ-bahşâ kanâdîli şems ile mâhdır

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak

Cümle mevcûdât zâkir, kâinât dergâhdır

Zaten hususi bir eğitim olan tasavvuf eğitimi, tekkesi yanan Kuşadalı İbrahim Halvetî Efendi’nin “Elhamdülillah merasimden kurtulduk” dediği şekli ile şekil değiştirmiş olabilir. Özel bir hocadan özel bir eğitim alınması gibi tasavvufi eğitim de mecrasında devam edebilir.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından çok yaygın ve yoğun karikatürize etme çalışmaları oldu malumunuz Türkiye’de. Buna belki kötü örneklerinin de katkısı oldu. Ama gerçekte neler oluyor diye anlamak için nereye bakmak gerekir…

Kalem erbâbı meşâyihten bazıları muhtelif eserler kaleme almışlardır. Üsküdar Hallac Baba Tekkesi Şeyhi Sadeddîn Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi adlı eseri müzik tarihimiz açısından emsalsiz bir eserdir. Karagümrük’teki Hz. Pîr Nûreddin-i Cerrâhî Âsitânesi Postnişini İbrahim Fahreddîn Efendi, tarikatın tarihine dair Envâr-ı Hz. Pîr isimli bir eser kaleme alarak bildiklerini kayda geçirmiştir.

Kezâ Bursa Mısrî Âsitânesi Postnişini Mehmed Şemseddîn Ulusoy Efendi de Yâdigâr-ı Şemsi isimli eserinde Bursa Mısrî Âsitânesi’nin tarihini yazmıştır.

Kubbaltı Akademisi, Yusuf Ömürlü’nün hazırladığı İlahiler adlı eseri notaları ile neşrederek birçok eserin kaybolmaktan kurtarmıştır. 1970’lerde kurulan Türk Tasavvuf Musikisi ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Vakfı’nda hem meşk usulü tasavvuf musikisi icrası yapılmakta hem bu musikinin besteleri ve güfteleri tespit edilerek notaya alınmakta ve neşredilmektedir. Sayabildiklerimiz dışındakileri merak edenlere Mustafa Kara hocamızın, Günümüz Tasavvuf Hareketleri kitabı ile Semih Ceyhan hocamızın editörlüğünü yaptığı Türkiye’de Tarikatlar isimli çalışması tavsiye edilir.

Ve elbette müzik… Çok canlı ve sürdürülen bir musiki geleneği olduğunu biliyoruz. Tartışmalı da olsa müzikle ilgili farklı yorumlar da var malumunuz. Bu gelenek nasıl izah edilmiş, nasıl kurulmuş, nasıl bir yer teşkil ediyor tarikat içerisinde?

Ashabtan Ka’b b. Züheyr (ra) hazretleri, Bânet Suâd diye başlayan ve Efendimiz s.a.v’in hırkasını hediye etmesi ile ismi “Kasîde-i Bürde” olan kasidesini Mescid-i Nebi’de okumuştur. Mevlid de Efendimiz sav’in hayatını şiir şeklinde anlatan bir eserdir. Efendimiz s.a.v’in Medine’yi teşriflerinde herkesin hep bir ağızdan ve deflerle “Talaa’l-bedru Aleyna”yı okumuşlardır. Efendimiz s.av’in bu okunanları men etmemesi, tatbikinin caiz olduğunu gösterir. “Musiki, âşıkın aşkını, fâsıkın fıskını arttırır.” sözü mevcuttur. Cami musikisinde saz olmaz. Ama tekke musikisinde ilahiler ve diğer musiki formları, üflemeli ve vurmalı sazlarla icra edilir. Durak formu gibi bazı formlar sadece sesle icra edilir. Bu konuda yüzyıllardır süren bir mücadele vardır. Osmanlı şeyhülislamları içinde değerli âlimler, sanat ve fikir adamları yetişmiştir. Yahya, Bahai, Arif Hikmet Efendiler gibi büyük şairler, Esad Efendi gibi büyük bestekârlar vardı. Bu hususta da Süleyman Uludağ hocamızın İslam’da Musiki ve Sema isimli eserinde geniş bilgi bulunmaktadır.

Osmanlı devresinde Cerrâhîliğin bağlılarının belli bir sosyolojik ya da ekonomik bir aidiyetinden söz edilebilir mi?

Cerrâhîlik, Hz. Pîr Nûreddîn Cerrâhî’nin halîfelerinden Yahyâ Moravî’nin hünkâr imamı olması ve birçok kadı müntesibi bulunması hasebiyle, avamdan havassa pek çok müntesibi olmuştur. Sadrazam Musinzade Mehmed Paşa, ilk Maârif Nâzırı Abdurrahman Sami Paşa gibi önemli devlet görevi icra edenlerde de müntesip bulunmuştur. Bu hususta da Murat Özer’in Moreviler isimli çalışması Namık Kemal ve Samipaşazade Sezai’nin de mensup olduğu bu aile hakkında birçok malumatı ihtiva etmektedir.

Kaynak:https://www.cins.com.tr/genel/mehmet-cemal-ozturk-cerrahilik-istanbulda-dogan-tek-tarikattir/

Son Düzenlenme Cuma, 20 Aralık 2019 16:39
Bu kategorideki diğerleri: « SCHIMMEL Annemarie

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM