Zulüm

Yazan Ömer HOCA Write on Cuma, 12 Mayıs 2017 Yayınlandığı Kategori Sohbetler Okunma 634 kez
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

ZULÜM

ZULMÜN HARAMLIĞI VE HAKSIZ OLARAK ELDE EDİLEN

ŞEYLERİ SAHİPLERİNE GERİ VERME GEREĞİ

205- وعن جابر رضي اللَّه عنه أَن رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « اتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، واتَّقُوا الشُّحَّ فَإِنَّ الشُّحَّ أَهْلَكَ مـَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ، حملَهُمْ على أَنْ سفَكَوا دِماءَهُمْ واسْتَحلُّوا مَحارِمَهُمْ » رواه مسلم .

205. Câbir radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakınınız. Çünkü cimrilik sizden önceki ümmetleri helâk etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevk etmiştir.” Müslim, Birr 56

Açıklama: Zulmün orijinal manası karanlık demektir. Aydınlığın tersi olarak karanlık denir. Bakara süresinde bir ayet vardır.

Allâh iman edenlerin Veliyy'idir; onları

zulmattan (karanlıklardan - hakikat bilgisizliğinden) Nur'a (ilmin aydınlığında hakikati görmeye) çıkartır. Fiilen küfür (hakikati inkâr) hâlinde olanlara gelince; onların velîsi Tagut'tur (gerçekte var olmayıp var sandıkları kuvveler, fikirler), onları nurdan zulmete dönüştürür. İşte onlar, ateş ehli (sonuçta yanmaya mahkûm) kişilerdir. Onlar o şartlarda sonsuza dek kalıcıdırlar.

Bakara 257

Bu karanlık meselesini ele alacak olursak aslında karanlığın gerçekte varlığı yoktur. Işığın yokluğu haline karanlık denir. Tıpkı körlük kellik gibi görmeme yâda saçı olmama haline denir. Karanlık kelimesi de tıpkı bunu gibidir. Bir varlık durumundan ziyade yokluk, mahrumiyet durumunu ifade eder.

Zulüm, her türlü günah içinde kullanıldığı gibi aynı zamanda şirk içinde kullanılır. Zulüm terim olarak bir şeyi ait olduğu yerin dışında başka bir yere koymak demektir. Bir şeyi yerini bulamamaktır da diyebiliriz. Zulüm kelimesini tefekkür ettiğimiz, ayrıntılı olarak düşündüğümüz zaman yanlış bulunduğu her yer onun zulüm içinde olduğu durumdur diyebiliriz. Bu inanç, davranış gibi aklınıza gelebilecek herhangi bir şey olabilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki;

“Zina eden kişi, zina halinde iken Mümin de­ğildir. İçki içen kimse içki içtiği zaman mümin değildir. Hırsızlık ya­pan kimse hırsızlık fiilini icra ederken imanlı değildir. Herkesin gözü­nü diktiği itibarlı bir zat, çapulculuk yaparken mümin değildir.”                                          Bu­harı, Eşribe, I; Müslim, îman, 22, 24.

Çünkü iman bir nurdur. İşte O nur kaybolduğu zaman insan hataya düşer karanlığa düşer. Kur’an-ı Kerimde münafıklarla ilgili bir tasvir vardır. Üzerinde durup tefekkür etmemiz gereken bir tasvirdir. Münafıkların ilk başta ikiyüzlülüğünden bahsediyor. Münafık denince çoğunlukla aklımıza bir grup insan gelir. Bu düşünce yanlıştır münafıklar bir grup insan değildirler. Çok belli olan elebaşlarının dışında Resulullah efendimiz zamanında da bunlar bir grup insan değildir. Bunlar gidişli, gelişli psikolojiye sahip olan insanlardı. Bir yandan inanıyorlar sonra tekrar kalpleri kayıyor. 

Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan (Vehhab) Sensin?

(Âl-i İmrân Sûresi, 8. ayet)

İnsan doğruyu gördükten sonra hak ile amel etmemesi bu ayet kapsamına girer. Kuranı kerimde Münafıklar ile ilgili ayetlere dikkat etmemiz gerekiyor. Mesela münafıklara fısıldaşmak yasaklanıyor. , Resulullah yanından ayrıldıktan sonra aleyhine konuşurlar. Sonra inşallah Allah bize söylediklerimizden dolayı azap etmez. Sonuç itibari ile inanmalarına rağmen böyle davranıyorlar. İmanları var aslında. Bu olay büsbütün inkâr olayı değil. Biz münafıklık için sürekli içinde inkâr ediyor ama dışında inanıyor gözüküyor diyoruz. Münafıklık sadece bu demek değil böyle dar manada düşünmememiz gerekiyor. Münafıklık çok genel anlamda hak bildiği ile amel edilmediği her durumda ortaya çıkıyor. Yani kişi neyi doğru biliyorsa ve onunla amel etmiyorsa, kalbin kaydığı her durumda işte o zaman münafıklık ortaya çıkıyor. İmanın nur olduğunu en bariz şekilde gördüğümüz durum münafık durumudur. En bariz anlatımlardan bir tanesi…

Onların misali ateş yakana benzer, ki yakılan ateş çevreyi aydınlatır. Ne varki kendi hakikatlerinden gelen nûr açığa çıkmadığı için, karanlığa terkedilir; artık göremez!

Sağırdırlar (algılamaları kilitlenmiştir), dilsizdirler (hakikati dillendirmezler), kördürler (apaçık hakikati algılayamazlar); onlar hakikatlerine dönemezler!

Ya da semâdan (gökyüzü - düşünsel boyuttan) inen yağmur (fikirler), zulmet (karanlığın bilinmezliği) gökgürültüsü (doğru - yanlış çatışması) ve şimşek (bir an için akla düşen hakikat bilgisi) içindedirler! Yıldırımlara, ölüm korkusu (hakikatin açığa çıkmasıyla benliklerinin yok olması) düşüncesiyle kulaklarını tıkarlar (hakikat bilgisine kendilerini kapatırlar). Allâh, hakikati inkâr edenlerin de varlığını meydana getiren Muhiyt'tir (ihâta etmektedir).

O şimşek (hakikat ışığı) neredeyse göze dayalı müşahedelerini kapsayacak. Onlara her aydınlık geldiğinde, o hakikat ışığıyla birkaç adım ilerler, hakikat ışığı kesilince de içine düştükleri karanlıkta kalakalırlar. Allâh dilemiş olsaydı Semi' ve Basıyr isminin onlarda açığa çıkmasını kısardı. Kesinlikle Allâh her şeye Kaadir'dir.

Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Rabbinize (hakikatinizi oluşturan Esmâ mertebesine) kulluğunuzun farkındalığına erin. Ki böylece korunanlardan olursunuz.

Bakara 17-18-19-20-21

Eski müfessirler ibadete marifet demişlerdir. Marifet bildiğimiz mana da dâhil ibadeti içeriyor. Aslında insan her an ibadet halindedir. Bu ibadet ettiğimiz şey “HAK” da olabilir. Mahlûkattan birisi olabilir, fakat çoğunlukla “ZANNIMIZ” olur! İnsanın kendi zannı olur.

O hâlde onların lafı seni mahzun etmesin... Muhakkak ki biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz.                                                                                                                                              Yasin 76

 

116-) Eğer arzda bulunanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allâh yolundan saptırırlar... Onlar ancak zanlarına uyarlar ve düşüncesizce konuşurlar!

Enam 116

Buradaki zan ateştir. Münafığın yaptığı zan tıpkı yürümeye çalıştığı derhal sönen bir ateş var tıpkı bu ateş gibidir. Bununa verdiği bir nur, aydınlık var fakat o aydınlık tökezlemeden, durup kalmadan yürümeyi engelleyen bir kısa süreli bir aydınlık oluyor.  Buna mukabil imanın yani Allah’a inanmanın, bilmenin ve teslim olmanın verdiği aydınlık ise insanın kendisi ile olan aydınlıktır. Dışardan gelen bir aydınlık değil! Zannın aydınlığı insanın içinden gelen bir aydınlık değildir. Şimşeğin aydınlığı gibi bir aydınlıktır, dışarıdan gelir. Çünkü zan kalpte olmaz. Zan insanın şehvet, öfke gücünde olur. Şehvet ve öfke gücünün insanın aklını, ruhunu hâkimiyet altına almasıyla olur.

            Kuranı kerimde Tebbet süresi vardır ve okuduğumuzda sadece tarihi bir olay olmuş ve o kuranda anlatılmış gibi düşünürüz çoğunlukla. Fakat Ayetlerin bizi ilgilendiren bize bakan yönü de mutlaka vardır. Sürede Ebu Lehebin iki elinden bahseder. Lehebin manası alev demektir.  Şimdi bu iki eli insanın şehvet ve öfke gücü olarak düşünün. İnsanda temelde üç tane güç vardır. Öfke, şehvet ve Ruh gücüdür. Ateşi de öfke ve şehvet  gücünden oluşan zan olarak düşünebiliriz!.. İnsanın kendi cehennemini kendi içinde, bedeninde yaktığını düşünün. Bu Öfke ve şehvetin yaktığı ateşi daima odun taşımayı gerektirir. Yani başka bir zan ile beslenmeyi gerektirir.  Bu insanda oluşan Öfke ve şehvette tıpkı ışığın olmadığı yerde nasıl ki karanlık varsa iman nurunun olmadığı yerde de Öfke ve şehvet duyguları olur!.. İnsan hayata sıfır kilometre başlamıyor aslında. Hakikati bulmaya, idrake Allah’a kulluğa meyilli olarak hayata başlıyor. İnsanın çevresi ve kendi içinde gelen arzularına esaret durumu insanı bozuyor. İkinci bir tabiat haline geliyor. Bu insanda huyların tabiat şeklini alması eğer çevrede destekliyorsa bu huy halini alması çok erken yaşta başlıyor. İnsanın savunma mekanizması çok iyi çalışıyor.

            Çok sıkıştığı zaman yalan söylemek istiyor, birisinin yanından geldiği zaman hemen arkasından konuşmak istiyor, bilmediği halde sırf konuşmuş olmak için konuşuyor bu tarz nefsi hastalıklarla hayatını sürdürüyor. Bu erken yaşlarda ikinci tabiat halini alıyor. Süfliler ve filozoflar derler ki;

“Marifetullah gerçekte Mizaç aşıldığı zaman ortaya çıkar.”

Bedendeki mizaç aşılmadan geride bırakılmadan hakkın bilgisi ortaya çıkmaz. Bunun aşılması için birçok yol vardır. Bunlardan bir tanesi insanların alışkanlıklarını değiştirmesidir. Ashabın hayatını okuyorsanız alışkanlıkların nerde değiştiğine nerde devam ettiğine dikkat edin. Çünkü alışkanlıkları değiştirmek fiili olarak tanımlanmış şeyleri yapmaktan kat be kat daha zordur. Diyelim ki namaz kılıyoruz. Alışkanlıklarımızı değiştirmediğimiz müddetçe namaz insanı değiştirmiyor. Mesela gıybet etmeye, yalan söylemeye, çok yemeğe, bazı hususlarda her istediğimizi yapmaya alışmışız! Bunları değiştirmek çok zordur. Fakat insan kendindeki bu tarz huyları değiştirmediği müddetçe bir noktaya varamaz. Allah’ın Lütfü geniştir fakat sen ona bir adım atınca O sana koşarak geliyor.

Biz'e (ermek için nefsine karşı) savaş verenlere gelince, elbette onları yollarımıza ulaştıracağız. . . Kesinlikle Allâh, yakîn ehliyle (ihsan sahibi {Allâh'a görüyormuşçasına yönelen}) elbette beraberdir!                             (Mâiyet sırrı. )                                                                                                                                   Ankebut-69

Bu ayetin değişik yorumları vardır. Hidayet ettiğimiz insanlar bizim için nefsiyle cihat eder diye bir yorumda vardır. Ayetin sıralamasını değiştirmeye gerek yok ki Ayet olduğu gibide hayatımızda bir manaya sahiptir. Nefsinize karşı savaş verirseniz ben size yol gösteririm. Bu mücahedeyi en azından alışkanlıklarımızı değiştirmek olarak düşünebiliriz. Bu beden uykunun keyfini çıkartmayı seviyor. Mücahede, nefsin istemediği şeyleri yapmak demektir. Cenabı Allah diyor ki:

1-) Ey Müzemmil (örtünen)!

2-) Azı hariç geceleyin kalk;

3-) Yarısı kadar yahut azıyla,

Müzemmil

Bu ayetleri sadece Resulullah efendimize söylenmiş olarak algılamak yanlış olur kanaatindeyim.  Resulullah efendimize farz fakat bizlere de sünnet değil mi? Allah Resulüne özgü bir ibadet yok ki söylenenler tüm mümin insanlara söylenmiştir.

4-) Yahut onu arttır ve Kurân'ı üstünde tefekkür ederek oku!

5-) Muhakkak ki biz sana ağır bir söz ilka edeceğiz (şuurunda yaşatacağız)!

Müzemmil

Şimdi geceyi kıyamda değil de uyuyarak geçir, gündüzü çalışarak geçir, rızık peşinde koş, kendini düşün, sana Allah bir söz vahyetsin olur mu böyle bir şey?

İmam-ı Gazali diyor ki; ben bir tasavvufa girdiğim zaman yolda kıdem sahibi birisiyle görüştüm. Öyle anlaşılıyor ki bir mürşit ile görüşüyor. İmamı gazali Mürşide ne yapıyım diye soruyor. Kalbin ve dilin paralel şekilde daima Allah zikri yapması gerekiyor. Allah, Allah demeye devam et… Ne zamana kadar? Dilin sustuğunda, kalbin zikre devam edene kadar devam et Allah zikrine. Ondan sonra, taki kalpten Allah lafzı silinip Allah manası kalıncaya kadar.

 

“Kalbi karartan günahlardır. “

 

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

Bir kimse, günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hâsıl olur. Eğer tövbe ederse, o leke silinir. Tövbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür ve kalbin tamamını kaplar, kalp, kapkara olur.) [Haraiti]

 

Kalbin mühürlenmesi bu demektir.  Kalbin mühürlenmesinin tam tersi kalbin açılması da bu demektir. Kalpten Allah lafzı gidecek. Dil ile gidecek!.. Bakın biz sürekli zikri dil ile düşünüyoruz. İç konuşma olmadan bir düşüncemiz yoktur bizim. Kendi içimizde konuşarak düşünürüz. Diyor ki içteki konuşmayı susturacaksın… Kim konuşacak, Allah konuşacak!..  Sen değil!... Bu noktaya kadar zikre devam edeceksin.

Ayeti Kerimede ne buyuruluyor;

Ey iman edenler. . . Seslerinizi (fikirlerinizi) O Nebi'nin sesinin (bildirdiklerinin) üstüne yükseltmeyin! Birbirinize hitap ettiğiniz gibi (lâubali şekilde) yüksek sesle O'na hitap etmeyin! (Yoksa) siz farkında olmadan yaptıklarınız boşa gider!

Görünen manası peygamber efendimiz sav sesinden sesinizi fazla yükseltmeyin. Peki birde Kuranı Kerimin günümüze bizlere hitap şeklinde düşünürsek! Bu ayetin bizim için ne manaya gelebileceğini düşünmemiz gerekiyor. İçten gelen sesin Peygamber Efendimiz sav ait olması gerekiyor. İçten gelen sesin Hakka ait olması demektir. “Hakka ve Peygamberefendimiz sav ait değilse o ses o zaman nefse ait olur. Öfke, şehvet gücüne ait oluyor. O kalpte nefret, düşmanlık, kin haset oluyor.. . İşte O ses Nefsin sesi oluyor!..

Demiş ki İmam-ı Gazali’ye bu dil kalkıncaya kadar, Allah lafzı kalkıp da sadece Allah manası kalıncaya kadar devam edeceksin bu zikre!..

-Ondan sonra ne yapacağım?

- Bu halin gidebilir. Devam edeceksin. Senin tamamen iradeden bağımsız olarak Allah manası Kalbi kuşatması gerekiyor.

Herkesin bir anlayış şekli ve kapasitesi vardır. Bu kapasite kişiden kişiye, zamandan zamana değişebilir. “Fakat herkesin kabı kulluk yapmaya müsaittir.” Şayet Allah’a kulluk edilmiyorsa herhangi başka bir şeye kulluk ediliyordur!.. Kulluk varoluşsal bir ifade, kulluk bizim sonradan elde ettiğimiz bir şey değildir. Herkes, herkes kadar Allah’a Kulluk yapmaya muhtaç ve Kulluk yapmaya elverişlidir. Eğer bir kişi bunu yapmıyorsa(sak) şayet nefsinden dolayı yapmıyordur.

İnsanın Evvelinin(Başlangıcının) ve Ahirinin(sonunun) Allah olması!.. Diyelim ki bir günah işledik fakat daha sonra unuttuk. Daha sonra o günahı bir başka kişi işlerken gördük hemen karşımızdaki kişiyi yargılamaya başladık işte bu nefsimizdendir. Eğer o günahı işledikten sonra günaha tövbe edip günahın kalpten silindiği ve onun yerine hak bir mana geldiğinde işte o zaman Şayet Kalbimiz haktan gelen sesle karşılaşsaydı o hatayı nasıl yaptığına şaşıracaktı. Çünkü o zaman senin bulunduğun Hak evvelin oluyor. Allah öyle bir yerleşir ki o kalbe sanki daha önce öyle hataları işlememiş gibidir.

Bu kalp Rahmanı içerisine sığdırmaya müsait. “Tek sorun hak yolunda iradenin hakkını verebilmekte geçiyor”. İrade Ruhtaki tedirginliği ifade eder. O iradenin yanına Azmi, kesinliği eklendiği zaman, tedirginlik gider. İşte o zaman insanın ”Hak” bildiği iş her hangi bir sıkıntı olmaksızın davranışa dönüşür. Yaptığımız bu Hak bildiğimiz iş davranışa dönüşmüyorsa yapılan şey Ruha kaydedilmiyor demektir. Sadece bilgi düzeyinde kalıyorsa bu o bilgi sadece övgü işi için vardır demektir. Kullanılmayan ilim insanı geliştirmediği gibi insanın Ruhunu geriye doğru götürmeye başlar! Çünkü bildiği halde sorumluluğu artırır.

Nerden çıktı bu anlattıklarımız Zulüm kavramından çıktı. Zulüm insanın karanlığa mahkûm olmasına denir. Hakk’ın kendisine yaktığı aydınlığını, iman nurunu kaybetmesi demektir. Ne kadar? Ne kadar çok hata işliyorsa, ne kadar bildiğiyle amel etmiyorsa işte o kadar.

Kişinin Allah’ı tanıması, bilmesi sadece öğrenme ile alakalı değildir. İnsanın Allah’ı bilmesi mesela El-Ganiyy yani Allah’ın zengin olduğunu fark etmesi için kendi fakirliğini, yoksunluğunu kabul etmesi gerekir. Şayet etmiyorsa o zaman bu kişi Allah’ın El-Ganiyy (Zengin) olduğunu nasıl bilebilir. Bunun gibi Allah’ın isimlerini kendimizde bulduğumuz kadarı Allah’ı tanıyabiliriz.

Doğru bildiğimiz yaşamak zorundayız. Bu Kuran insanın kalbinde saklıdır. İnsan günah, şirk, vs gibi günahlarla örtüyor. Buna dokunmak için arınmak, temizlenmek gerekiyor. Temizlenmediğimiz sürece Hakka ulaşamayız!..

 

...KESİNLİKLE MÜŞRİKLER NECÎSTİR(pisliktir)!"(9.Tevbe: 28)

Bilelim ki Kur’an bu kalptedir. Kur’an bu kalbe iniyor. Çünkü Dünya semasından Allah Resulünün kalbine indi! Kim Resulüllah’a uyarsa, kim Ahlakı Muhammedi ile donanırsa, kim Allah’ın isimleri ile ahlaklanırsa işte o zaman Allah’ta bu Kur’anı Bu kalbe indirir!.. Kur’an burada herkesin ortak paydası olması için bildiğimizle amel etmek zorundayız. Şayet bu söylediklerimiz ile amel edersek bize başka şeylerde bildirilecektir.

            Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;

Kulun yapmakta zorlandığı üç şey vardır.

$1·         Kalbin daima Allah’ın zikrinde olması

$1·         Kişinin sahip olduklarını dostlarıyla, yakınlarıyla paylaşması.

$1·         Sürekli ölümü hatırlaması.

Çünkü cimrilik sizden önceki ümmetleri helâk etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevk etmiştir…

Allah’a karşı cömert olmayan insan kimseye karşı cömert olamaz. Gerçek anlamada onda cömertlik keramet zuhur etmiyor!..  Keramet dediğimiz şey Allah’ın kerim sıfatından türemiştir. Kerim sıfatı Türkçe de asil sıfatına karşılık gelir. Asil demek bir erdemlerin birçoğunu kendinde toplayan demektir. Allah’a karşı cömert olmak ne demektir?

 “Kişinin bir şeyi hiç ona sahip olmamış gibi vermesi demektir” Cömertliğin gerçek anlamı budur.

Böyle verildiği zaman içine kibir, riya, haset vs. gibi nefsani hastalıklar giremez. Örnek vermek gerekirse bir kişi diyelim ki cüzdanını düşürdü bizde tutup sahibine verdik. Bundan dolayı havalara girer miyiz?! Cömertlik bulunan malın gene sahibine iade edilmesinden başka bir şey değildir. Şimdi Hakkın karşısında bu şuurda olmayan insan gerçekte cömertliği sergileyemez. Şayet ondan bir davranış çıktığını varsaysak bile yaptığı bu şey malını, bilgisini, manevi mertebesini vs dağıtması gene de cimrilik olur!.. 

Erzurumlu İbrahim Hakkı marifetname eserinde, Nefs mertebeleri hakkındaki şu yazdıkları dikkate şayandır.

Tarikata giren kimse Lailaheillallah ile başlar. “La” kelimesi yani yoktur kalbi süpürür kalbi parlatır diyor.  Birinci isimde zuhur eden hal “hiç kimseye zarar vermemesidir.” Herkesin onun elinden ve dilinden emin olmasıdır. Şayet biri ona zarar verirse o zaman bunu sabırla karşılayıp ona dua etmesidir. Birinci isimde tahakkuk eden hal budur!.. Nefsi Emareden bu hal yaşanınca Nefsi Levvameye geçer.

Nefsi Levvameye geçtiği zaman kişin sürekli nefsini kınar. Hata işler daha sonra pişman olur, sonra gene aynı hatayı işler. Bu böyle devam eder durur. Bu Levvamenin en önemli vasfı gizli riyadır. Gizli riya nedir?  Kişin yaptığı amel mahlûkat için değil Allah için olanı makbuldür. Bunun yanında da yaptığı amelin insanların da bilmesini istemesidir. İşte bu gizli riyaya girer. Levvame mertebesi berzah mertebesidir. Çünkü bir yönüyle Mulhimeye bakar bir yönüyle de Emmareye bakar. Günahtan uzak durmak ister. Fakat bir türlü günahı bırakamaz. İhlaslı olma hali nefsi Levvame de ortaya çıkıyor fakat sürekli kayma riski var. Nefsi Emmarede Korku ve ümit  Nefsi levvame de Kabz ve Bast’a dönüşür. Yani korku kapanmaya, umut açılmaya dönüşür. Levvameden Mulhimeye geçildiğinde korku heybete umut ise alışkanlığa dönüşür. Bu şekil safiye mertebesine kadar devam eder. En son safiye mertebesinde korku ve ümit Celal ve Cemale dönüşüyor. Kişi bu mertebeye geldiğinde ne korkusu nede ümidi kalır. Hakka karşı değil tabi kula karşı!..

“Hadisi şerife Resulullah efendimiz şöyle buyurmuştur: Bilenler helak oldular. Yapanlar müstesna, yapanlar helak oldular İhlasla yapanlar müstesna İhlasla yapanlarda büyük bir tehlike içinde.”

Peki, ihlasın devamı için ne yapmamız gerekiyor. Devamlı zikir ve  az yiyeceksin, az konuşacaksın, az uyuyacaksın Bu sıralamaya da dikkat etmen gerekiyor!..

Ömer HOCA

22.02.2012

Birtaş Sohbetleri

 

 

Son Düzenlenme Pazartesi, 12 Haziran 2017 21:29

Benzer Ögeler

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM