Simurg

Yazan Write on Cuma, 12 Mayıs 2017 Yayınlandığı Kategori Sohbetler Okunma 3239 kez
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

El mana Hu Vallah

Sürekli konuştuğum meselenin ne olduğu sorulsaydı Allaha iman olduğunu söylerdim. Mesela Hz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü vardır. El mana Hu Vallah (Mana, anlam dediğimiz şey Allah’ın kendisidir.) Bu sözü etrafında dolaşıyorum. Bana göre Allaha göre konuşmak hayatın anlamıdır.

Feridun Attar’ın Mantık u tayr isimli eserinde ki bazı konulara kafamız takılı kalıyor. Mantık tayr. Kuşların Dili anlamına geliyor. Kuşların konuşulacağına inanılıyor mu inanılmıyor mu? Tek meselemiz bu olay, bize masal gibi geliyor. Bence Müslümanlar kendi dinleriyle, kültürleriyle ilgili en önemli problemi gerçeklik problemi. Bu anlatılanlar geçek olup olmadığına tam ikna olamıyoruz. Daha çok masalsı, bir üslupla inanıp anlıyoruz.

Hikâyenin birinde anlatılır; Efendim yeryüzünde öyle bir yer var yerle gök bir olur.

Padişah; Rabbimizin hikmetinden sual olmaz gibi her sorusuna benzer cevaplar veriyor. Niye masraf yok, sıkıntı yok çünkü karşılaşma yok. Niçin, çünkü zararı padişaha dokunmuyor. Zararı dokunsa dur bir dakika der! Zahmet ve masraf yok rabbimin hikmeti diye geçiyor. Hayatı anlamlandırmada böyle bir problemimiz var.

Allah ile önümüzde kimse yok! Abdulkadir Geylani’ye de şah damarından daha yakın bize de yakın Cenabı hakkın yakınlığı bakımında hepimiz eşitsiz tek fark onlar fark etti biz daha fark edemedik...

Çoğumuz konuşarak, sohbet ederek sorunların çözüleceğini düşünürüz. Mevzuyu konuşarak tüketmekte ittifak etmişizdir! Sorun kendimize döndüğünde kabullenemiyoruz.

Sözde, tüm insanları bağışlamayı düşünen insanlar vardır. Sanki tarafmışız gibi gelip de bu Danimarkalıların cennete gidip gitmeme hali ne olacak diye baskı yaparlar. Sanki tüm Avrupalıların cennetlik olduğunu söylersek tüm dertleri bitecek. Nasıl bir şefkati var ise! Bu Suriyelilerin, Mısırlıların hali ne olacak diye kimse sormaz.

Ne olacak bu Avrupalıların durumu… Ne olacak Allah bilir. Sahibi biz değiliz ki! Sahibi Allah! Bize düşen edep, bu kadar.

Mehmet Emin ışık hoca derdi ki;

Sen bu fincan kadar yüreğinle o kadar affediyorsun. Allah’ın ne yapacağını ne düşünüyorsun…

Adam yetmiş milyar insanı cennetlik olsun istiyor. İyi güzel o zaman sen tanımadığın 70 kişiye yemek ver dediğimizde o zaman veremez.

Neden, çünkü iş gerçekçiliğe dönüşüyor. Mesela senin hayatında affedemediğin biri var. Sen 7 milyarın affedilmesini istiyorsun şu affedemediğinin insanı affet bakalım. Zihninden bir sil bakalım o affedemiyorum diyor. Demek ki senin yedi milyarın affedilmesini istemen yalan. Din böyle bir hayalcilik istemez. Gerçekçi olacaksın.

Hac ibadeti, insanın ne kadar mevki ve makamı varsa üzerinden atmayı temsil eder. İnsanlar kavgaya tutuştuklarında sen benim kim olduğumu biliyor musun diye söze başlarlar. Kimsin desen falancanın falancasıyım der. Kendisini değil çevresini tanıtır.

Haccı abdest gibi düşünün, üzerinizde kin varsa İhramı düşer. Kitaplar ve düşüncelerle ilgili gerçekçilik meselesi önemli bir mesele olarak önümüzde duruyor. Kendi adıma da bunu düşündüğüm zaman artık konuşma yapmamaya karar veriyorum. Bu gerçeklik meselesini düşündüğümde Ekrem artık konuşma yapma neler söylüyorsun ama neler yapıyorsun. Mevzu hadisler üzerine konuşma peygamberler üzere konuşmak mevzu ayetler üzerine konuşmak.

Hayat felsefesi olmaya aday bir ayet. Bu anlatacaklarımız daha çok ayetin ikinci anlamı olduğunu söyleyebiliriz.

Cenab-ı Hak (c.c), Tâhâ Suresi 17-23. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:

17. "Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?"

18. Mûsâ dedi ki: "O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm."

19. Allah, "Onu yere at ey Mûsâ!" dedi.
20. Mûsâ da onu attı. Bir de ne görsün o, hızla akan bir yılan olmuş!

21. Allah, şöyle dedi: "Tut onu. Korkma! Biz, onu yine eski durumuna döndüreceğiz."
22,23. "Sana büyük mucizelerimizden birini daha göstermemiz için elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın." (*)

 

«Ey Musa! Gerçek şu ki, Ben, güçlü ve hakim olan Allah’ım» Ve bırak asanı! « Derken onu çevik bir yılan (cannun)gibi çalkanıp kıvranır görünce, dönüp kaçtı ve arkasına bakmadı. «Ey Musa, korkma; çünkü peygamberler benim huzurumda korkmaz.»

Neml sûresi, âyet,12.

- Cenabı Allah diyor ki; O elindeki nedir ya Musa.

- Elimdeki asadır. Koyunlarımı güderim, azığımı takıyorum, dayanırım vs.

Neticede bir asadan bahsediyoruz. Şimdi bir ayetten hayat felsefesi nasıl çıkar. Bir şeyi elde tutmak ne demektir. Bir şeyi elinde tutmak demek senin tasarrufun, kontrolün altına alman demektir. Ayetten çıkan birinci mana sen kontrolün altına ne alırsan al o asaya döner. Bu asa isterse senin eşin, çocuğun, malın vs. ne olursa olsun. Benim dediğin ne varsa o şey küçülür. Küçüldüğü zaman onunla çok sınırlı şeyler yapabilirsin.

Ayeti kerime diyor ki; Asayı elinden at. Onu atınca, asa sandığın şey ejderhaya dönüşüyor. Bu bir hayat felsefesidir. Elindekini at! Ne demek? Her ne olursa olsun kendine izafe etme. Her ne ki benim, benim diyorsun o şey senin elinde küçülüp seni sıkmaya başlıyor. Elindekini bırak işte o zaman bıraktığında elindeki her ne ise ejderhaya, aslana dönüşüyor, büyüyor.

Şimdi ayetin bu manasını öğrendik şimdi ne yapmamız lazım yaşamamız gerekiyor. Çoluğun çocuğun, işin gücün senin bastonun değil.

Tasavvufun en temelindeki değer terktir. Bir şeye benim deme kendine izafe etme! Ne kadar sevap yaptım bu sevap kaç kamyon doldurur deme! Bu tarz fıkralar var neden var. Çünkü bu tarz din anlayışıyla dalga geçiyorlar.

İbadet değimiz şey kamyon kamyon dolacak, kendine izafe edebileceğin bir şey değil. Peki, ne yapman lazım unutman lazım. İnsan için nisyan(unutmak) kadar büyük lütuf yoktur herhalde! Cenabı Allah hem unutmayı yaratıyor hem de bizden unutmamızı terk etmemizi istiyor. İnsan kelimelerinde anlamlarında biride unutmaktır.

Kendimizi varlığın akışına bıraktığımızda sorun çözülüyor. Sorun kendimizi kasmaya başladığımızda çıkıyor. Niye kasıyoruz korkularımızdan dolayı… Şunu biriktireyim, şunu yapıyım…

Dindarlık düşüncesi; bütün hayatı okyanus gibi düşünmeye benzetir. İnsana düşen O okyanusta kendini bırakmaktır. Normalde sudan daha hafifsin kendini bıraktığında seni yukarda tutacaktır. Kendini kasmadan bıraktığında yüzersin çabalayıp korku telaş kasmaya başladığında batmaya başlarsın. Sen boğulasın diye yaratılmadın.

ما بسقت أغصان ذل إلا على بذر طمع

“Tamah tohumumu ekmedikçe zillet dalları uzamaz.”

ibn-i Atâullâh el -iskenderî

İnsanı zelil(değersiz, itibarsız) kılan şey onun tamahkârlığıdır. Tamahkârlık tohumdur. O büyüyünce zorunlu olarak dalları zillet dalları olur. Daha çok İbn-i Arabi üzerinde konuşurum. İbni Arabi aklına ilk geleni söylemez. Öyle bir şey söyler ki aklımıza o şekil bir yorum gelmeyebilir. Daha sonra düşününce evet gerçekten böyle düşünmek gerekir diyoruz.

Babam derdi ki; Oğlum karnınızın doymayacağı yerde açlığınızı hissettirmeyin. İbni Arabi bu sözü nasıl yorumlar: İnsanı tamahkâr kılan kim. Allah ya… Neden kendisine gizli hazineyim dedi.

Mesela, ortada kıtlık var ve biri gelip diyor ki; şu dağın arkasında öyle bir hazine var ki ne göz görmüş, nede kulak duymuş. Yolda tehlikeler var yok değil. Ama hazinede öyle böyle değil.

Arifler için şöyle bir söz vardır. Dipsiz deryaların dalgıçları. Neden en derinden inciyi çıkaracak. Ama sana dereler ki hazine çok ama başın ağrısın istemiyorsan kenarda dur.

İbni Arabiy, ibn-i atâullâh el -iskenderîyi vs anlayamıyorsun. Çizgi filim kahramanı gibi okuyup, kendinden uzaklaştırıyorsun. Hâlbuki çok gerçekçi bir şeyler söylüyorlar.

Allah kendisine ne diyor. Ben kenz-i mahfi (gizli hazine) ‘yim diyor. Cenabı Allah gizli bir hazine bu hazineyi kim arayabilir. Açlık duyan arayabilir. Adam açlığını geçiştirdiyse bu arayışa girmez. Bu hazineye ulaşmak için bazı tehlikeleri göze almak gerekir. Fakat her birimiz birbirimize korkaklığı öğretiyoruz. Kahramanları alkışlayan anne kendi çocuğuna aman gitme oğlum kendini tehlikeye atma der!...

Bir insan “kenz-i mahfi (gizli hazine) peşinden nasıl gidecek. Gerçek anlamda açlık hissedebiliyorsa gidecek. Bizim gerçekten “kenz-i mahfi (gizli hazine)” ulaşmak zorundayız. Nasıl gideriz? Benim kenz-i mahfi (gizli hazine) Allah’a ulaşmaktan başka çaremiz yoktur diyebilirse, ulaşabilir.

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur. RA'D Suresi 28 ayet

Dikkat edin sadece Allah ile kalp tatmin olabilir. Bir adam bunu bildiğinde inandığında, yaşadığında, hayatı değişmeye başlar. Bunu bilen derki ben gidiyorum. Yolda isterse, kaplan, aslan olsun.Ne olursa olsun ben giderim der.

Tamahkârlık nedir? Tamahkârlık açlığımızı abur cuburla yatıştırmaya çalışmak demektir. Yani, benim kalbimde öyle bir açlık var ki bu açlık Allah’ı ulaşmadan dinmez. Fakat benim öyle inançlarım var ki, şu mevkiye, koltuğa, paraya, mala vs. ulaşırsam açlığım diner zannediyorum.

Din diyor bu tür haz ve zevklerin hepsi çerez hükmündedir. Açlık insan için çok önemli bir değerdir. Ancak o zaman iyi bir şeyler yiyebiliriz. Din bize diyor ki açlığınızın değerini bilin bu açlık sayesinde yolu bulabileceksiniz. Açığımızı törpüleyecek, engelleyecek şey in adıdır tamahkârlık. Bu tür bir şey insanı zelil, telef eder. O hazineye gitmeden senin doyman mümkün değildir. Bizim Müslüman düşünürlerimiz masal anlatmamışlardır. Bütün hayatın özeti olabilecek cümleler sarf etmişlerdir. Mesela diyorlar ki Allah bir kenz-i mahfi (gizli hazine) ve siz ona ulaşmak zorundasınız bu gerçek matematik işlemi gibi kesinliği olan bir gerçek. Bunu telafi etmenin mümkün değil.

“Dinle neyden nasıl hikâyet eder/ Ayrılıklardan şikâyet eder.” der

Mevlana Mesnevi’nin girişinde. Adam şiirsellikte kaldığında aslında ne vurgulamak istediğini ıskalıyor.

Yalnız olduğumuzu fark edip bunun kıymetini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Meczubun bir diyor ki; Halvete girelim dedik ne görelim taşlar, ağaçlar kuşlar Allah’ı zikrediyor. Baktık olmuyor, bizde insanların arasına katıldık onların arasında dolaştık. Bizden birisi dediler. Yalnızlığı insanlar arasında bulduk…

Tende, otobüste, apartmanda, evde, herkes kendi dünyasında düşüncesinde yaşıyordur. Cenabı Allah kimseyi kimseye bağlı yaratmamıştır. Modern dünya hürriyet, özgürlük kelimesi çok sever. Fakat bu kavram inanılmaz derece çok zordur. Hiç kimse sorumluluğu almak istemez. Bundan dolayı aşiretten cemaatten, kurtulamazlar. Modern dünya bunu çok iyi yakaladı. Dağın başında bile olsa elinde telefon vs… İnsan yalnız kalmak istemiyor.

Kendi hayat hikâyen tüm insanların hikâyesinden daha değerlidir. Bu bir hadisin meali gibidir.

68. Ebü Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin iyi müslüman oluşundandır."

Ömrümüzü başkalarının hayatlarıyla tüketiyoruz. Afrika’da bilmem ne olmuş şurada bilmem ne olmuş. Tamam o zaman bir şeyler yap. Yok, gücüm yok diyorsun neden ömrünü bu laflarla harcıyorsun. İnsan kendisine değer vermiyor fakat insan kendisine döndüğünde değerli olur.

Din dedikoduyu yasaklıyor, laf taşımayı yasaklıyor, iftirayı yasaklıyor vs. Din, neden bunları yasaklıyor? Dinin bir şeyleri yasakladığı yok din sana kendinle ilgilen diyor. Niye başkasının hayatlarıyla uğraşıyorsun, Onun hayatının iyi veya kötü olması sana ne fayda sağlayacak.

Müslümanlık insana senin hayatının öznesi sensin demek için geldi. Bu hayatın öznesi sensin, hayatı sen yaşıyorsun kendini edilgenleştirme. Kendini bir başkasının kuyruğu yapma. Bütün ibadetler insanın bu bakımından öznelliği üzerine kuruludur. Tabikî gerçek manada hayatın öznesi Allah’tır. Namazı sen kılıyorsun kimse senin namazını kılamaz, peygamberimizde kılamaz. Orucumuzu başkası tutamaz. Allah özne olarak seni istiyor. Neden? Çünkü hayatın öznesi sensin.

Şu cümleyi çok iyi anladığımızda artık çocuğumu baston haline getirmemiş oluruz. Çocuğum benim hayatıma ejderha olarak girmesine imkân yoktur. Mutlaka küçülüp bir bastona dönüşüp onun hayatı da mahvolacak. Bağımlı bir birey olarak yaşamaya çalışacak.

Bireysellik, üzerine çok konuşuyorum çünkü tamlık yani olgunluk, kemale ulaşma bireysellikle mümkündür. Mesela şu kavimdeyiz o zaman diğer kavimden, ırktan, görüşen, mezhepten, cemaatten olan bizim düşmanımız. Nasıl biz bir insansak o da bir insan!

Sevdiğim bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Fudayl Bin İyad öğüdü:
Bir gece Harun Reşid, veziri Fudayl-i Bermeki’ye, “Beni bir kimsenin yanına götür. Kalbim, bu göz kamaştırıcı, şaşalı hayattan sıkıldı. Rahatlık ve gönül huzuru arıyorum” dedi. Veziri onu Süfyan bin Uyeyne’nin evine götürdü. Süfyan kapıyı açıp,
- Kim o dedi.
- Emir-ül-müminin geldi dediler.
- Niçin bana haber vermediniz? Bilseydim ben onun huzuruna gelirdim.

Harun Reşid bunu duyunca,
- Benim aradığım kimse bu değildir dedi.
Süfyan bin Uyeyne bu söz üzerine,
- Sizin aradığınız kimse, Fudayl bin Iyad’dır dedi.

Fudayl bin Iyad’a gittiler. Kapının önüne geldiklerinde, Hazret-i Fudayl (Günah işleyenler, kendilerini iman edenlerle bir tutacağımızı mı sanıyorlar?) mealindeki, Casiye suresi 25. âyetini okuyordu. Harun Reşid; Nasihat istesek bu bize yeter dedi. Kapıyı çaldılar. Hazret-i Fudayl,
- Kim o? dedi.
- Emir-ül-müminin dediler.

Bunun üzerine Fudayl bin Iyad;
- Emir-ül mümininin benim yanımda ne işi var ve benim onunla ne işim var? Beni lütfen meşgul etmeyiniz dedi.

Vezir;
- Ülül-emre [halifeye] itaat vaciptir dedi.
- Lütfen beni meşgul etmeyin dedim ya...

Vezir;
- Müsaadenle mi girelim, yoksa zorla mı dedi.
- Müsaadem yok, ama zorla gireceksiniz ona karışmam.

İzinsiz içeri girdiler. Fudayl bin Iyad, kimsenin yüzünü görmemek için kandili söndürdü. Karanlıkta Harun Reşidin eli, Fudayl bin Iyad’ın eline değdi. Bunun üzerine Fudayl bin Iyad; Bu el ne yumuşak, Cehennemde yanması çok yazık olur buyurunca, Harun Reşid ağladı ve ondan nasihat olacak bir söz daha söylemesini istedi. Fudayl bin Iyad buyurdu ki:
- Senin büyük baban Hazret-i Abbas, Peygamber efendimizin amcası idi. Bir kavme emir yapılmasını istemişti. Peygamber efendimiz de, (Ey amca, seni nefsin üzerine emir ettim) buyurdu. Ve yine buyurdu ki: (Emirlik kıyamette pişmanlıktır.)

Harun Reşid; Biraz daha söyle deyince, Fudayl bin Iyad;
- Ömer bin Abdülazizi halife yaptıkları zaman, Salim bin Abdullah, Reca bin Hayve ve Muhammed bin Kaba, Ben, bu işe düştüm. Kurtuluş çarem nedir diye sorduğu zaman onlar; “Yarın kıyamet gününde azaptan kurtulmak istiyorsan, Müslümanlardan yaşlılarını baban yerine koy, gençlerini kardeş kabul eyle, çocukları kendi çocukların gibi düşün! Kadınları ise kız kardeşin ve annen gibi kabul eyle. Onlara; anana, babana, kardeşine ve çocuklarına yaptığın gibi muamele eyle” dediler.

Harun Reşid;
- Biraz daha söyler misin dedi.
Fudayl bin Iyad;
- İslam ülkesi, senin evin gibidir. İnsanları ev halkın gibidir. Babalarına, kardeşlerine ve çocuklarına iyilikle muamele eyle. Korkarım şu güzel yüzün ateşle yanar ve çirkinleşir. Güzel yüzlerden niceleri Cehennemde çirkinleşir ve emirlerden niceleri orada esir olur.

Harun Reşid; Biraz daha söyle diyerek hüngür hüngür ağladı.
Fudayl bin Iyad hazretleri;
- Allahü teâlâdan kork ve Ona ne cevap vereceğini düşün. Cevaplarını şimdiden hazırla! Çünkü Kıyamet günü, Allahü teâlâ sana Müslümanların hepsinden tek tek soracaktır. Hepsi için adalet isteyecektir. Eğer bir gece bir ihtiyar kadın, evinde bir şey yemeden yatarsa, yarın senin eteğine yapışır ve sana hasım [düşman] olur.

Bunun üzerine Harun Reşid, ağlaya ağlaya kendinden geçti. Vezir Fudayl-i Bermeki;
- Ey Fudayl yetişir! Emir-ül-müminini öldüreceksin dedi.
Fudayl bin Iyad hazretleri;
- Sus, ey Haman! Onu sen ve kavmin helak eylediniz, ben değil.
Bu söz Harun Reşidin ağlamasını arttırdı ve vezirine,
- Sana Haman demesi, beni Firavun yerine koyduğundandır dedi.

Sonra Harun Reşid, Fudayl bin Iyada sordu:
- Birine borcun var mı?
Hazret-i Fudayl;
- Evet, Allahü teâlâya borcum var o da itaattir. Huzuruna borçlu çıkarsam vay halime dedi.

Halife;
- İnsanlara borcun var mı dedi.
- Allahü Teâlâ’ya şükür olsun ki, bana çok nimetler verdi, hiç şikâyetim yoktur.

Halife, onun önüne bin altın koyup;
- Bunlar helaldir. Annemin mirasındandır dedi.
- Bütün bu nasihatlerimin sana hiç faydası olmamış.

Harun Reşidin yanından kalktı. Harun Reşid de çıkıp gitti. Fudayl’in ismi anıldığında; “Ah! Ne insandır o! Hakikaten mert biridir” derdi.

 

Şimdi, Allah bir insana senin hayatında esas özne sensin ve başka herkesten önemlisin ve bunu bizim görmemizi Bu işi sen yapmadığımın müddetçe bir başkası hiçbir zaman senin yerine bunu yaşayamayacaktır.

Bana bugün sorsalar Müslümanlığın en önemli meselesi nedir. Müslümanlığın, en önemli meselelerden biri gerçeklik sorunudur. Yani okuduklarımızı gerçeklikle ilişkilendiremiyoruz.

Nereye düşerse düşsün insan, insandır diyebilen bir insan tanıdım. Altın çamura düştüğünde kıymet kaybetmez diyen insanlar tanıdımBizim Müslümanlık değerlerine inanmamız, yaşamamız, yaşatmamız gerekiyor. İnsanlar Müslümanlığa çok kötü saldırıyorlar. Neden? Çünkü biz bu değerlere inanıp yaşamıyoruz! Peki, ne yapıyoruz. Bir türlü hayatımızdan da atamıyoruz. Bu kez ne oluyor bu sefer masalsı bir yerde tutuyoruz. Mesela Mevlana şöyle dedi, şöyle yaptı bu bizim hoşumuza gidiyor.

Kültürümüzle değerlerimiz gerçekçi bir ilişki kuramıyoruz. Sanki hiç olmamış, çizgi filim, binbir gece masalı anlatır gibi. Bu zihniyetin değişmesi gerekiyor. Bu kuşak bunu değiştirmediği sürece bizim bir şeyler üretebilmemiz söz konusu olmayacak. Bizim en önemli meselemiz budur. Yeni konuştuğumuz kişilere hakikatli bir ilişki kurmak.

Medine’de Peygamber efendimiz kimse kimseden üstün değildir. Buyurdular. Bu mesele insanlığın en önemli meselelerinden biridir.

Ben kimseden üstün olmadığım gibi sen de kimseden üstün değilsin. İnsanları öyle bir aşağılıyorlar ki. Sanki Fransızlar Suriyelerden üstünmüş gibi geliyor.

Şu adam cennete gider mi gitmez mi bunun tartışmasını yapıyoruz. Çünkü biz kendi dünyamızın saygıya layık olduğuna inanmıyoruz. Kimse yakın çevresine hürmetle davranıp bakamıyor. İslam insanlara indi ve İslam’ın bir insan meselesi olduğunu insanlara anlatmamız gerekiyor.

Feridün Attar’ın anlattıklarında en önemli mesele Allah’ı tanıyıp, bilmeye çalışmak. Bundan daha büyük bir mesele yok. Şayet Allah’ı düşünmüyorsak, hayatın bir anlamı olmaz. Peygamber efendimiz buyurdular ki;

“İçinde bulunduğunuz bu gece var ya; işte bundan tam yüz yıl sonra şu anda yeryüzünde mevcut olanlardan tek canlı kalmayacaktır.” mealinde bir hadis vardır. (bk. Buharî, İlim, 41; Mevakit, 40).

Şimdi yüz sene sonra buradaki hiç kimse artık bu dünyada olmayacak hakikatiyle karşı karşıyayız. Hepimiz ölümü tadacağız! Eğer Allah var ise hayatın bir anlamı vardır. Attar diyor ki şimdi biz Allah’ı ispat edelim falan bunları boş verin diyor. Bu konulara hiç girmeyelim. Allah bir Simurg gibi Celalli, cemalli kuş…

Gün, geceden başladığı için çok önemlidir. Simurg gece semadan uçarken kanadından bir tüy düştü. Yerden dese yerin sahibi var fakat sema sahipsiz. Semadan uçarken tüm insanların şahit olduğu bir olay oldu. Cümle âlem bu tüyün düşüşüne âşık oldu. İnsanları kendi haklılıklarını, iyiliklerini, doğrularını ispat etmek için içine düştükleri kavga var ya bunların hepsi oradan geliyor! Allah’tan yaratılırken öyle bir tat geldi ki hiçbir şeye benzemiyor. Biz Cenabı Allah’a aşina olduk, ünsiyet ettik. Biz tüm arayışlarımızda bu ünsiyeti arıyoruz.

Sohbet Metnini düzenleyen

Mehmetsirin

25.12.2016

Son Düzenlenme Pazartesi, 12 Haziran 2017 22:05

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM