Ruhi İzafi

Yazan Write on Pazartesi, 24 Aralık 2018 Yayınlandığı Kategori Tasavvuf Okunma 256 kez
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Mükalemeyi Has Risalesi

Sohbet

Hz. Peygambere (S.A.V.) “Allah alemleri yaratmazdan evvel, yaratmaya başlamadan evvel, neredeydi ve ne ile meşguldü.” diye sormuşlardır. Buna cevaben inen ayette: “Altında ve üstünde havanın olmadığı amadaydı.” Buyrulmuştur.

Büyüklerimiz alemler Gayb Alemleri ve Şehadet Alemleri diye ikiye ayrılır demişlerdir. Gayb Alemleri henüz müşahademize girmemiş olan ama varlığı kesin, mutlak olan alemlerdir. Varlıkları kesindir ama bizim müşahedemizde değillerdir. Şehadet Alemleri ise bizim şuhudumuzdadır, görürüz, işitiriz, dokunuruz. Demek ki alemler varlıkları bakımından değil şuhudumuz bakımından ayrışırlar. Esasen her bir insan için hem

Gayb hem de Şehadet alemi vardır. Mesela her birimiz için, kendimizde, haberini almış olduğumuz ama sıfatlarımız yönündenbize gayb olan, çokça sırlar vardır. Bu sırlar nerededir dediğimizde ‘gaybımızdadır’ deriz. O zaman alemler varlığı bakımından değil, kime nispet olunuyorsa onun şuhudu bakımından Gayb Alemi ve Şehadet Alemi diye ayrışırlar.

Bilip anlamamız, müşahede edebilmemiz mümkün olan her mevzu alem diye anılır. Şu şartla ki onu taşıyan kalıcı bir suret kıyamete kadar baki olsun. Zira alem diye anılan mana mutlaka bir suret ya da suretler topluluğu ile taşınıp muhafaza olunur. Alem bilinebilen şeydir ama her bilinebilen bir alemdir denemez. Alemlerin Rabbi Allahtır. Suretlerle taşınan her ne ki ilme, bilinmeye muhtaçtır, daha doğrusu bilinir, Rabbi Allahtır. Allah bilir ve bildirir. Henüz bilinmemiş, şuhuda gelmemiş ancak varlığını delillerle tasdik etmiş, kabul etmiş olduklarımız gaybımızdadır deriz. Şehadetimiz henüz gerçekleşmemiştir, belki ilerde bilenlerden ve şahitlerden olacağızdır.

Şehadetin gerçekleşmesine rey denir. Bütün azaların bir hakikat üzerinde ittifakından gerçekleşir. Azalardan biri yönünden, mesela sadece görmek bakımından şahit olmak şuhud demek değildir. Zira her sıfat işini yalnız gördüğünde hükümde yanılgı doğurabilir. Bunun için Cuma namazı her müslümana farzdır. Cuma namazını anlatırken Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cuma vakti girince, melekler ellerine suhuflarını (sahifelerini) alırlar, gelip mescidin pencerelerine, kapılarına. Bütün kapı ve pencerelerine otururlar. Ellerinde suhufları olduğu halde İmamı beklerler. İmam gelip minbere, geçince ellerindeki sahifelerini dürer ona tabi olurlar.” Demek ki Cuma namazı mümin ve müslüman olan herkese farzdır. Mümin ve Müslüman kimdir, biliyoruz ama kimde bu hayat belirmiştir, kimde belirmemiştir tespit edemiyoruz.. Bir defa görmek ile anlaşılmıyor. Aslında anlayanlar varmış ama biz bilemiyoruz, onlar da söylemiyorlar zaten. Şu kadar var ki insanlar hayatlarından tanınırlar. Haklarında ki kati delil hayatlarıdır. Allah hiç kimseye iki hayat yaşama fırsatı vermemiştir ki, biri onun asli hayatı olsun, diğeri taklidi olsun. Herkesin sadece bir hayatı vardır. Kimse ömrübillah, doğumdan ölüme kadar başka biri gibi yaşayamaz. Burada peygamber efendimiz cemi, insanın nasıl rey ehli olabileceğini ifade ediyor. Cuma günü rey günüdür. insanın dağılmış, her biri bir telaşa kapılmış bir biriyle rabıtadan yoksun melekelerinin toplanıp fikirde, görüşte cem ve ittifaka ulaşma günüdür. Şuhud günüdür. Rey sahibi olan hasıl olan o hakiki ve kalıcı görüşle artık görür, işitir ve bilir. Üstelik gözünün gördüğünü kulağı yalanlamaz. Başkalarına gaybda olan ona şehadettir. İndinde alemler açılıp yayılmıştır. Kendi varlığında ezelden ebede şahitlerdendir de kim olduğunu, nerden geldiğini ve nereye varacağını bilir. Lahut denizinin ötesinden, Ama Aleminden geldiğine arif olmuştur.

Lahut denizi, biz öyle bilelim ki ruhani bir alemdir. Ruhların varlığına bir yönüyle hepimiz şahidiz. Onlar cisim olmadığı için biz görmüyoruz, ama makam tuttukları bedenlerden varlıklarına şahit oluyoruz. Ölüyü canlıdan bu görüşle ayırt ediyoruz. Bu ölmüştür şunda ruh hala tecellidedir diyebiliyoruz.

Ruhlar üç makamdan belirir demişlerdir. Makamlarına göre isim almışlardır. İzafi ruh, insan bedenine asıl hayatı verendir. Hayvani ruh hayy değildir. İnsan bedeninde, bütün azaları yerine oturtan, akledişi, işitişi, anlayışı vücuda getirip onu diri kılan İzafi Ruhtur. Bedende İzafi ruh tecelli etmezse, Hayvani ruh anlayıştan mahrum bir halde sadece bakan ve duyan olarak belirir ki insani kemal bakımından ölüdür.

İzafi Ruh Hakkın zatına mazhar olan ruhtur. Revani Ruh, henüz Hakkın zatına mazhar olmamış ancak aklı başında, bu kemale doğru yol alan, bu istidatlara sahip olan ruhtur ki makamına insan denilir. Esfele safilinden beliren Hayvani Ruh ise, Ruhun bedende görmek, işitmek gibi melekelerin makamını, onları sadece yemeye, içmeye hasrederek zapt eden, akletmeyi, tefekkürü kabul etmeyen keyfiyetidir.Lahut Ruha dair tüm bu maceradır.

Netice Alemler ikiye ayrılıyor: Gayb Alemleri, Şehadet Alemleri. Bu tasnif alemlerin mutlak varlığına dair değil, müşehadesine dairdir. Şuhud gerçekleşince gayb ortadan kalkmaktadır. Kamil insan kendini bilmesi, kendine malik olması, kendi ihtiyacını gidermiş olması yönüyle gerekli şahadete ermiştir, bu hususta ona gayb kalmamıştır. Buna ahiret alemleri de dahildir. Hayat gibi, ölüm, hesap, cennet, cehennem, bunlara dair keyfiyetler, meleklerin hizmetini görme gibi acayibat ve garaibata şahittirler. İnsana dahil olan zerre miskal ne varsa şuhudu vardır. Ama insanı ilgilendirmiyorsa o mutlak gaybdır insanın dışındadır. Zaten ne adı vardır, ne sanı vardır, ne de bahsi. Eğer ad konulmuşsa bilinebirdir, er geç şehadete gelecektir.

“Lahut Denizinin ötesinde Ama Şehri vardır.” Farksızlık alemidir, her ne vücuda gelirse oradan gelir. Her ne vücuda dönerse oraya döner. Mesela Hz. Muhyiddinin tabirinde Ayan-ı Sabite alemi diye bir alem vardır. Ayan-ı Sabite sabit aynlar demektir. Gören şehadet alemindedir, henüz göremeyene gayb alemidir. Çünkü görmese söylemezdi, en azından söyleyenden pay biçmek lazımdır. Hz.Muhyiddin böyle buyurmuş, ayan-ı sabite alemi var demiştir. Bu gün aynını gördüğümüz, kendisini gördüğümüz cismini gördüğümüz, ismini duyduğumuz her ne ki var, bunların da asıllarının olduğu bir alem vardır, bunu arifler her an görmektedir, hem de kamilen. Beşer kendini bilmez, ne zaman kendi beşeriyetinin kemaline geleceğini de bilmez, onun için ayan-ı sabite alemindeki sureti kendine gaybdır. Ancak ariflere açıktır. Zira onlar vücutlarının kemaline ermişlerdir. Ayan-ı Sabite Alemindeki suretlerinin kemaline ermişlerdir, onun için bütün suretler onlara kamil görünür. Kemalinden görünür. Öyle olduğundan Paşa Hz. ‘Ruhi Sultani makamına, bir başka ifade ile Ruhi İzafi makamına ulaşanların ruhu Peygamber efendimizin şerefine ulaşır. Ona öyle bir adalet nasip olur ki her baktığında Peygamber Efendimizi görür’ buyurmuştur. Şimdi herkes burada Peygamber efendimiz mi oldu, hayır, suretleri asli kemalinden görür, onda olan noksanlık o görüşe zarar vermez, noksanlığını örter anlamında, her ne yapıyorsa doğru anlamında değil.

Sultan Veledin Mearifinde bu görüşe işaret eden bir kıssa vardır. Bir alim varmış, Hz. Peygamberi rüyada olsun görmek istermiş. Çok ibadet etmiş, çok cehd etmiş, bir türlü ulaşamamış. En sonunda bu amaç uğrunda bütün ömrünü ibadete ve taate vakfetmiş. Vakitlerden önce camiye gidiyor, bütün ibadetlerini cemaatle eda ediyor, geceyi de orada ihya ediyor. Camiden eve giderken yolda bir sarhoşa denk gelmiş. Sarhoşluktan kendini kaybediş, caminin yolunda yatıyormuş. Alim de onu ayağıyla azıcık itelemiş. Bari caminin yolunun üstünde durma demiş ve o gece Peygamber efendimizi rüyasında görmüş. Yüzünü görmek istiyor, fakat Hz. Peygamber sürekli arkasını dönüyor. O görmek istedikçe arkasını dönüyor, yüzünü göstermiyor.Diyor ki: “Ya Resulallah bunca yoldan geldim, yüzünü göreyim, ne ettim ki benden gizlersin”. Hz. Peygamber: “Sen bana tekme attın” diyor. Sen bir de alimsin, benim varisimsin. “Evladın varlığı babasındandır, sen bunu bilmiyor musun” diyor. Bu manayı iyi anlamalı.

Beşeriyetten suret giyen, Hz. Peygamberin Ruhundan giymiştir. Her kim ki bir surete bürünmüştür, Onun ruhundan bürünmüştür. Onun ruhu bütün suretlerin atasıdır, babasıdır. Bir sureti varlığından dolayı ketmetmek, ona hakaret etmek, varlığından dolayı, dikkat buyurun, suretlerin atası olan peygamber efendimize gider. Bundan dolayı nakletmiştir bu kıssayı Sultan Velet Hz. Mearifinde.

Bizim büyüklerimiz varlığa gelen hiçbir zerreyi hakir, hor görmezler. Hangi hal üzere olursa olsun, onun gelişi kendinden değildir. Cenabı hakkın muradı iledir. Cenabı Hakkın varlığı iledir. Bizim mesuliyetimiz şu kadardır ki: Bize fiil muhasebesi fırsatı verilmiştir. Mesuliyetler dairesinde ve önce kendimizden başlamak üzere bütün fiillerimizi muhasebe ile mesulüz. Ama hiçbir varlığı var oluşu yönüyle ne hor, ne hakir görmeliyiz. Çünkü varlık doğrudan cenabı hakkın vücududur, bir mevcuttan bahsediyorsak Onun vücudundadır. Doğrudan varlığı işaret ediyorsak Cenabı Hakkın vücududur, öyle ki bize ayrı bir varlık hakkı bile kalmaz. Bizim var oluşumuz dahi Vücuttadır.

Lahut Denizinden öte Ama Alemi yalnızlık yeridir. Şimdi bu çokluk aleminde ben de bir isim aldım, oradaki adımı söylemem, kimse de söylemez. Söyleyeni ateşe atar külünü rüzgara savururlar. Geldiği yerin ne yer olduğunu söylese tekfir ederler, küfürle itham ederler. Bu olmamış mıdır. Olmuştur. Mansur gibi niceleri bu akibete uğramıştır.

Mansur da büyüklerimizdendir ama onun hayatında bir ibret vardır, onu almamız icap eder. Aynı manadan söylense bile söz var kese savaşı, söz var kestire başı. Büyüklerimize sormuşlardır: Hz. Mansur ile manada aynı sözü söylemesine rağmen neden Beyazıd aynı akibete uğramamıştır. Şöyle cevap vermişlerdir: Mansur söze ben ile başlayıp enel hak (ben hakkım) dedi.Gerçi Salih Baba Hz.:

Mansur değil can söyledi,

Can içre canan söyledi,

O Ruhi Sultan söyledi,

Keşfeyleyip esrarını.

buyurmuştur amma yine de söz dinleyenlerin kulağından Hakk benim, ben Oyum anlamında işitildi. Celalinden zülfü yara dokundu. Halbuki Hz. Beyazıd: Şu cübbeyi görüyorsunuz ya, içinde başka birisi mi var sanırsınız. Bu elbisenin içinde Allahtan başkası yoktur, dedi. Birisi kendi varlığını Allaha izafe ederek Hakkı söyledi. Ama söze kendi ariyetinden başladı. Öbürü Allah o kadar büyük, varlığı o kadar engin ki şu cübbenin altında siz bir adam var zannediyorsunuz. Halbuki onun kendine ait bir varlığı yok, dedi. Allahın büyüklüğü karşısında kendine zerre miskal de olsa varlık vermeyi çok gördü. Varlık emanetini sahibine iade etti. Onun vücudunun her mevcudu kuşatmış olduğunu görür olmak yüzünden, Ona atılıp katıldı. Onun için demişlerdir ki: Bizim yolumuzda Makamı Mahmud denen bu mertebeye beş kişi ulaşmıştır: Hz. Mansur, Hz. Beyazıd, Hz Bahaaddin, Hz. Muhyiddin, Hz.Cüneyd. Bu beş hazretten sadece Hz.Bahaeddin makamın hakkını vermiş, şerefini hakkıyla muhafaza etmiştir. Makamı Mahmud, her mevcudu Hakkın vücudunda ve ancak Hakk ile görmektir. Bu görüş ile kendiliğini terk etmektir. Bütün suretlerden Hakka, Hakk ile hamd etmektir. Her şey Allahı methetmektedir, hamd ancak Allahadır letafetinde hayat bulmaktır. Makamı Mahmud, hamd edende, edilende Hakkı görmektir. Onun için denilir ki Makamı Mahmud Hz. Peygamberin makamıdır. Lahut denizinde Ruhun en yüce makamdır. Ulaşanda da Hz.Peygamberin kemal şerefi görünmüştür. Ama sarhoşluğu aşıp bu şerefi hakkı ile muhafaza eden, ona halel getirmeyen, ona söz söyletmeyen Hz.Bahaeddin olmuştur. Buyurmuştur ki :Mansur eğer Hace Abdulhalik Gücdüvani evlatlarından birisine denk gelseydi, ona o sözü söyletmez, veya Onu o Hakk sarhoşluğundan geçirirlerdi. Ama bu sözler yasaklansın diye değil. Her şey talibine göredir. Talib olmayana latif sözler zulmettir, ağırlıktır. Bir şeyin kıymeti talep edenin indinde kıymettir. Açlık hissetmiyorsa, toksa önüne ısrarla yemek koymak nimeti değerinden düşürmek değil midir.

Necmettin Kübrevi Hz.nin meşhur kertenkele kıssası var. Kertenkeleden murat Hakk talipleri arasından kertenkele sıfat, yani şehvetlerinden henüz kurtulamamış olandır. Necmettini Kübra Hz. büyük bir kalabalığa sahra sohbeti ederken cuşa gelmiş. Öyle bir ihsan hasıl olmuş ki zapt edememiş. Hediye etmek istemiş. Bakmış kalabalıkta ehil bir kalp bulamamış. Kertenkele sıfatta olsa birisi pür dikkat gözlerinin içine bakıyor, görünce kendini tutamamış ve nimeti Onun sadrına salmış. Henüz olgunlaşmamış o talipte de nimeti hazmedememiş. Taşkınlıktan patlamış. İşte bu yüzden derler ki Necmettin Kübrevi Hz. makam tenziline uğramıştır.

Lahut denizinin ötesinde Ama alemi vardır. Lakin Amada olan Amayı bilmez. Bu kati delildir. Ama Alemini ancak Alemi Şehadette olanlar bilir. Amada olan nerede olduğunu bilmez. İnsanın böyle bir vakti var mıdır, vardır. insan bu alemlerden gelip şehadet alemine imiştir. Hakk ta ona mükellefiyeti böylece yüklemiştir.

Ruhlar da mertebe mertebedir. Hepsi birdir ancak bedende bulunuşları, oluşa gelişleri mertebe mertebedir. Hayvani ruh tabiri hayvanın ruhunu kastetmek için değildir. Beşerde görülen hayvani ruhu kastetmek içindir. Ruh kıymetli, istidatlı ama hayvan gibi yaşıyor demek içindir. Tek bir ruh vardır. Yevme yekumurrruhu …. denmiştir Kuranda. Ruhlar kıyam ettiğinde değil, Ruh kıyam ettiğinde …buyrulmuştur. Bütün mertebelerden toplanıp, bütün mertebelerden kemaliyle göründüğünde, Ruh birdir.

Şimdi biz kendimize bakalım. Ayrı görünüyoruz, ayrı hissediyoruz, ama ruh dediğimizde Hakkın zatından beşeriyete tecellinin mertebelerinden bahsetmiş oluruz. Yoksa vücuttan olan, arzdan olan ruhtan bahsetmiyoruz. Hayvanlardaki ruhaniyet arzidir, yerden bitmedir. Cenabı hakkın nefesidir o. Her mevcudu ihata etmiştir . Halbuki insanda ayrı bir tecelli vardır. Latif tecellidir ki beşeri eşrefi mahlukat, mahlukatın en şereflisi yapar,insan eder.

Amada Allah vücutsuz mudur? Hayır O Amada bir başlangıcı ve sonu olan alem değildir. Cenabı hakkın alemlerinin ne başlangıcı vardır ne sonu. Alemi Amadaydı demek bizim içindir. Her şey aynı anda Alemi Amadadır ve her şey aynı anda Alemi Şehadettedir. Her şey ehadiyettedir aynı anda, gene her şey vahidiyettedir aynı anda. Büyüklerimizin davet ettiği seyir budur. Yoksa onlara kalıcı ayrılıklar izafe etmek için değildir. Ama şunu da gözden kaçırmamalıyız ki:

Talip kimdir? Biziz.

Talep ettiğimiz kimdir? Allahtır.

Nerede? Bizde.

Eğer bunu gözden kaçırırsak, yolumuzdan çıkmış oluruz. Gayretimiz boşa çıkar. Şu da söylenebilir, bilemiyorum ağır söz mü olur? Yolda yakınlık sıfatlarda azalmayla meydana gelir. Bildiklerimiz artıp çoğalıyorsa, artık çok şey biliyoruz demektir. Allah ta bilinenlerden biri olursa Allahı bilmekten uzaklaşıyoruz demek olur. Çünkü Allahı bilmek bildiklerini unutmak sonucunu doğurur. Kişi Allahı bildikçe başka bildiklerini unutmaya başlar. Ama Allahı bilmiyorsa, masiva ne varsa, onları bilmesi artar. Bilmenin neyi kötü. İlim ilimdir ve cenabı Hakkın sıfatıdır. Ama Allahı bilmek, veya kendini bilmek dediğimiz zaman hususi bir şey kastetmiş oluyoruz. Allahı bilmekten uzaklarda isek çok misaller toplarız, çok tefekkürümüz olur. Ta ki Allahı bilelim. Yoksa ilmi maksat edinelim diye midir. Acaba ilim Allah içindi de Allah ilim için mi oldu. Bizim yolumuzda kıymet maksattadır, alette, araçta değil.

İlim ilim bilmektir,

İlim kendindin bilmektir,

Sen kendin bilmez isen

Ya ne için okumaktır…

Allah şeyleri birbirine, her şeyi de kendine delil kılmıştır. Mevlana diyor ki: Görmüyor musun, bak sen bir sayılmaya başlayınca nasıl sonun gelmiyor. Sen bir oluyor fail oluyorsun, bir oluyor meful oluyorsun. Bir oluyor gadre uğrayan oluyorsun, bir oluyor gadreden oluyorsun. Sayılınca hiç sonun gelmiyor.Ohalde bil ki işe düşünce, iş şuğuluna düşünce kesretimiz belirir, kendimize dönünce ehadiyet görünür.

Hakk her şeyi bir birine alet etmiştir. Alemde luzumsuz şey yoktur. Günah ve İkrah dahi alettir. İnsan günahından ikrah eder ikrahı tövbesine alet olur. O halde alemde hiç bir şeyde varlığı itibariyle kerahet yoktur. Her bir şey başka bir şeye alettir. Hakk her şeyi beraber, birlik içinde, birbiri için yaratmıştır. Ve yaratışın kendinden gayesi ancak kendini bilmektir.

Eğer günahından ikrah edersen tövbene alet olur, eğer iyilikten ikrah edersen bu sefer günaha, benliğe alet olur. İnsan kusur işleyebilir, günah işleyebilir. Ama asıl olan insanlıktan çıkmamasıdır. Günah işlediğini tespit ettin mi şimdi iyilik işle peşine. İlk iyilik günahından tövbe etmektir. Onun için alemde varlığı itibariyle kerih, ikrah veren hiçbir şey yoktur. Yersiz, lüzumsuz hiçbir şey yoktur. Hakk onun için kötülük işlemeyin demedi. Kötülüklerinizi iyiliklerle savın dedi. Bir kötülüğün alet olmaya yaraşır ilk tarafı ondan dolayı tövbe edilmesidir, tövbeye sebep olmasıdır. Bir adam kendini günahsız hissederse, diyelim ki bazı fiilleri kendine yasaklamış, onları yapmıyor o yüzden de kendini günahsız görüyor. Elinde alet kalmamış bir marangoza benzer. Hani maharet nerede, ne yapacak. Eli ayağı bağlanmış bir marangoza, sanatkara benzer. İnsanın marifet sebepleri kendinde gördüğü kusurlarıdır. Kusur inceldikçe, iyi insanın gözünde büyür. Hz.Peygamberin Arafatta ki duasını hatırlayalım: Muhtaç benim yarabbi, kusurlu benim yarabbi, diyordu. Halbuki O, Hakkın alemleri kendisi için yarattığı nebisi, şerefine Makamı Mahmudun yaratıldığı kişidir. Kendini günahkar görenin günahı ne, kendini günahsız görenin günahı ne. Kendini günahsız görenin günahı varlığı tutar, kendini günahkar görenin kendi varlığı görünmez. ondan görünen Haktan başkası değildir.

Yolumuzun bidayetinde ki şerefe bakalım bir de nihayetinde ki şerefe bakalım. Bidayetinde ki şeref talibinin şerefidir, yola hemen başlayanda görülen şereftir. Nihayetindeki şeref de yolun rehberinden görülen şereftir. Yolumuzun başında kusurlarımızdan nedamet, Hakkın ihsanlarına karşı mahviyet, acziyet. Yolun sonunda Cenabı Hakkın varlığının karşısında mahviyet, Acziyet. Allah yolu gidenlere bağışlasın.

Alemi amadan alemi şahadete gelmiş, nerden geldin diye soruyor. Söylemem diyor. Söyledin mi herkes tarumar eder, diyor. Ateşe atar külünü rüzgara savururlar. Etmemişler mi. Hakikat şehri vardır derler. İki kişi merak etmişler. hakikat şehri nedir, önce bir yalnız aramışlar, bulamamışlar. Bir araya gelmişler, birlikte arayalım demişler. Derken üç beş olmuşlar. Aramışlar, çok yol almışlar ve derken bir duvara karşı gelmişler. Demişler ki belli ki bu duvarın arkası hakikat şehridir. Duvarı aşarsak hakikat şehrine dahil olacağız. Ama duvara tırmanmak ne mümkün, tırmanamıyorlar. Düşünüp karar veriyorlar, birbirimizin omuzlarına basıp çıkalım, aralarından yükselttikleri diğerini yukarı çeksin diye karar veriyorlar. Birinciyi çıkarıyorlar, adam hayretten tutulup, konuşamadan kendini öte tarafa atıyor. Adam gitti bizi bıraktı diyorlar. Eyvahtan sonra biz ikimiz birbirimize bari böyle yapmayalım diyorlar, kura çekiyorlar, birisi diğerini çıkaracak, öte tarafa atlayıp gitmesin diye ip bağlıyorlar. Yukarı çıkıyor öte tarafa geçemiyor. Aşağıdaki ipten çekip yeniden beriye indiriyor. Soruyor ne gördün o tarafta. Adam lal olmuş kelam çıkmıyor ağzından.Nereden gelmiş, Alemi Amadan. Orada adı neymiş. Söylemem diyor. Orasın neresiymiş. Göstermem diyor. Bundan sonra sor söyleyeyim diyor. Şimdi adım İbrahim namım da Has diyor, bana İbrahim Has derler.

 

Kaynak:https://haceganhazerati.wordpress.com/author/haceganhazerati/page/111/

Son Düzenlenme Pazartesi, 24 Aralık 2018 00:50

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM