Kalbin Makamları

Yazan Write on Cuma, 22 Ocak 2021 Yayınlandığı Kategori Tasavvuf Okunma 394 kez
Ögeyi Oylayın
(1 Oylayın)

“Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” Arapça bir kelime olan ‘kalb’ sözlükte bir hâlden bir hâle döndürme, değiştirme, dönüştürme, çevirme anlamlarına gelmektedir. (1)Fizyolojik/maddî ve psikolojik/ruhânî olmak üzere iki boyutu olan kalp kelimesi, Kur’an’ı Kerim’de birçok yerde geçmektedir. Bunun yanında kalple ilişkili ve çoğu zaman onunla aynı anlamda kullanılan bazı kavramlar da yer almaktadır. Bunlar; sadr, fuâd ve lübb’dür. Her birinin anlam derinliğinin farklı olmasına rağmen günlük dilde bu kavramlar kalp ile eş anlamlı kullanılmaktadır. Hâlbuki Hakîm et-Tirmizî’ye göre Kur’an’ı Kerim’i doğru anlamak için bu kavramların aralarındaki anlam farklarının ve idrak gücünün ayırdına varmak gerekmektedir.

Bu makale Hakîm et-Tirmizî’nin sadr, kalp, fuâd ve lübb kavramlarına ait düşüncelerine dair kısa bir değerlendirme içermektedir.

Fizikî ve maddî olmak üzere iki anlam boyutuna sahip kalbin fizikî yönü onun, vücudun sol tarafında bulunan ve onu besleyecek şekilde kan dolaşımını sağlayan merkezî bir organ olmasıyken manevî yönü duygu, düşünce, niyet, iman, takva, nifak, fısk, idrak, algılama, sevgi ve öfke gibi psikolojik durumlardan sorumlu olmasıdır. Fizikî anlamıyla kalbin yeri bilinmesine rağmen o iyi olduğunda bütün vücudun iyi olduğu, idrakin ve şuurun merkezi manevî kalbin yeri bilinmemektedir. Fakat bilinen bir şey vardır ki o da, fizikî kalbin vücuttaki hayatî konumu gibi manevî kalbin de kişinin ruhî hayatında merkezî bir konuma sahip olduğudur.

 

Hakîm et-Tirmizî’ye göre kalp; sadr, kalp, fuâd ve lübb olmak üzere dört mertebeden, birbiriyle bağlantılı dört bölümden oluşmaktadır. Bu açıdan onun, kalbi, biri bu makamları kapsayacak şekilde geniş, diğeri ise bu makamlardan biri olacak şekilde dar anlamda kullandığı söylenebilir. Hakîm etTirmizî yaptığı değişik teşbihlerle geniş anlamıyla kalbin boyutlarını anlatmaktadır. Ona göre kalbe en çok benzeyen kelime gözdür. Sadr, gözün beyazı, kalp ise siyahı gibidir. Fuâd, göz karanlığındaki gözbebeği, lübb ise gözde görme ışığının nuru gibidir.

 

Gözdeki beyazlığa denk gelen sadr, İslam nûrunun yeridir. Nitekim Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.”(2) Kâfir kimse için ise sadr, şekkin ve inkârın yeridir. Sadr, kuruntu ve tehlikelerin, kinlerin, arzuların ve beklentilerin kalbe girdiği yerdir. Kişi eğer İslam’ın yükümlülüklerini yerine getirirse bu kuruntular yok olur ve İslam nuru parlar. Öte yandan nefsin mertebeleri ile kalbin makamları arasında irtibat kurmaya çalışan Hakîm et-Tirmizî, daima kötülüğü emretmesi bakımından sadrın, nefs-i emmârenin yeri olduğunu söyler. Sadr, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde genişlemeye ve daralmaya konu olmuştur. “Onların söylediklerinden dolayı göğsünün daraldığını kuşkusuz biz biliyoruz.”(3)

 

Sadrdan sonra gelen derûnî makam kalptir ve sadrın içinde yer alır. Hakîm et-Tirmizî’ye göre burası gözün siyahına denk gelmektedir. İman nurunun parladığı yer olan kalp aynı zamanda Allah korkusunun, Allah sevgisinin, ondan sakınma duygusunun, kesin inanç, bilgi, korku-ümit, sabır ve kanaatin da yeridir. Nefis mertebelerinden ikincisi olan ve kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefis anlamına gelen nefs-i levvâme kalpte meskûndur. Melik ve memleket bağlamında konuya farklı bir boyut kazandıran Tirmizî kalbi melik, nefsi ise memleket olarak görmektedir. O halde nefsin kalbe hükmetmesinin imkânı yoktur.

 

Geniş anlamıyla kalbin üçüncü makamı fuâddır. Kalbin sadrın ortasında bulunması gibi fuâd da kalbin ortasında bulunur. Gözün içindeki gözbebeğine benzetilen fuâd, ma’rifet ve ru’yetin yeridir. Bir şeyin fuâd tarafından bilinmesi bilginin ayne’l yakîn derecesine ulaşması demektir. Öyle ki sadrdayken ezber düzeyinde olan bilgi iman nurunun parladığı kalpte ilme’l yakîn düzeyine, oradan da fuâda gelince ayne’l yakîn düzeyine ulaşmış olur. İlhamın, mânânın ve keşfin sağlandığı nefs-i mülhimenin yeri de fuâddır.

 

Bir şeyin özü ve hakikati demek olan lübb, kalbin makamlarının sonuncusu ve en özelidir. Zira o sadece iman sahibi kimselerde bulunmaktadır. Allah bu kimseleri ulû’l-elbâb olarak isimlendirmiş, onları kitabının birçok yerinde övmüş ve onların mertebelerini, Rableri karşısındaki sırlarını, anlayış, kavrayış ve hoşgörülerindeki üstünlüklerini dile getirmiştir.(4) Gözdeki görme ışığına eşit olan lübb, en yetkin ve en yüce otorite sahibi birleme yani tevhid nurunun mekânıdır. Gerek Hakîm et-Tirmizî gerekse sâir mutasavvıflara göre birleme, yalnızca kabul edilen değil, aynı zamanda yaşanılan bir şeydir. Hakk’ın bir olduğuna şahitlik etmek başka bir varlığın olmadığını kabul etmektir. Lübb, Allah’ın kulda potansiyel olarak yarattığı idraktir. Bu potansiyelin bi’l-fiil işlev görmesi ise tasfiye ve itminan ile olmaktadır. Dolayısıyla bu makamın nefis mertebesi ise nefs-i mutmainnedir.

 

Kalbi dörtlü bir tasnifle inceleyen Hakîm et-Tirmizî her bir makamın diğerinden farklı olarak bir anlam derinliğinin, idrak ve bilgi gücünün, nurunun ve nefis mertebesinin bulunduğunu iddia etmektedir. Ona göre insan en dış ve korunaksız makam olan sadrdan başlamak üzere lübbe doğru ilerler. Öyle ki ilerledikçe idraki ve bilgisinin derinliği artar, yüzeysellikten kurtulur. Bilgisinin artması ise bu makamlardaki yükümlülükleri yerine getirmesine bağlıdır. Kişi yükümlülüklerini yerine getirdikçe içinde bulunduğu makamın nurunu elde eder ve bir üst makama kavuşur. Bu nurlar sırasıyla İslam, iman, marifet ve tevhit nurlarıdır. O halde Kur’an’ın doğru anlaşılmasını kalp ile alakalı kavramların doğru anlaşılmasına bağlı gören Hakîm et-Tirmizî’nin bu tutumu iki açıdan haklı bir tutum gibi görünmektedir. Birincisi tefsir bağlamında Kur’an ıstılahlarının doğru manalandırılmalarının ayetlerin anlaşılması noktasında önem arz etmesi, ikincisi ise bu ıstılahların kavranması ve yaşanmasıyla kişide ayetleri anlamaya yönelik idrakin, tefakkuhun ve bilginin artmasıdır. 

KAYNAKÇA

1 El-Mu’cemu’l-Vasît; Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Pınar Yay., 2008, s.863 2 En’am Suresi, 125

  • Hicr suresi, 97
  • Hakîm et-Tirmizî, Kalbin Anlamı, çev. Ekrem Demirli, Hay Yay., İstanbul 2013, s. 74
Son Düzenlenme Cumartesi, 23 Ocak 2021 00:14

NE İZLESEM

 
 

NE OKUSAM